Hakka Yürümek

Sanırsın ki adam böyle uzanırken, birden kalkıp kararlı adımlarla yürümeye başladı, öyle gitti ölüme. Merhumu tanımasak neyse, adamın altmış yıllık hayatı yalan dolan içinde geçmiş, ölümü dürüstçe olsaydı bari. Ama yok, illaki bir kahramanlık olacak, ölüsü, dirisi iyice bir süslenecek yalanlarla. ‘Ecza dolabına yürüdü ama yetişemedi’, ‘hastaneye doğru hamle yaptı ama olmadı’ deseler inanacağız. Ama bu seçenekler zayıf kalır tabii ki onların gözünde. Ölürken şaha kalkar, hakka yürür çünkü bunlar, gümbür gümbür, koşa koşa giderler ölüme. Yakınlarına da böyle mi haber veriyorlar acaba, çok merak ediyorum.

– Hanımefendi, biraz önce eşiniz Hakka yürüdü.
– Öyle mi, ne zaman döner acaba?
– Biraz zor artık, ebediyete intikal etti kendisi.
– Peki, söyleyin de arasın beni gelince.

Dindarların hakka yürüdüğü gibi, zenginler için de farklı bir ölüm terminolojisi vardır. Eğer bir işadamından, üst düzey bir yöneticiden ya da saygıdeğer bir politikacının eşinden söz ediyorsak, o kişi katiyen ölmez, vefat eder. Ölürken bile önemli bir iş yapmış gibi olur bunlar vefat edince. Matematiksel olarak ifade etmek gerekirse, ölmenin en az üç kademe üstünde yer alır vefat etmek. Bir kişi ölmeyip de vefat ettiğinde ölüm ilanından cenaze törenine kadar tüm süreç farklı olur, prosedür baştan ayağa değişir.

– Osman’cım sana kötü bir haberim var, Rıfat Bey vefat etmiş.
– Yapma yahu, hemen yanlarına çıkayım.
– Dur üstüne düzgün bir şey giy.
– Yahu kaç yıllık komşumuz, önce bir görelim.
– Sana vefat etmiş diyorum, anlasana. Git bir traş ol, üstüne bir gömlek giy, kaçmıyorlar ya.

Bu hiyerarşi, bir tek orta kademe yöneticiler ve yakınlarının ölümünde soruna neden olur. Aileleri vefat etmiş diye duyursalar da, toplum bunların vefatına izin vermez, bir güzel öldürür. Yoksul birinin vefat etmesiyse zaten mümkün olmaz. Bir hastaneyi düşünün, bir de köylü bir amca olsun.

– Hemşire hanım, dayım nasıl eyi mi?
– Dayınız bu sabah vefat etti, beyefendi.
– Hayırlısı olsun, ben de köyden kahvaltılık getirdiydim. Girebilir miyim yanına?
– Beyefendi dayınız vefat etti diyorum.
– E duydum hanım kızım da. Yasaksa siz verin o zaman. Tereyağı çok taze.
– Amcacım ne tereyağından söz ediyorsun. Dayı yok artık, morga kaldırdık.
– Yoksa dayım…
– Ex oldu.
– Ama ölmedi de mi?

Görüldüğü gibi köylü dayı vefat ederse, cenazesi ortada kalır. Onun ölmesi daha uygun olur. Dayılar için üzülmeyin sakın, çünkü ölmek en alt düzeyi ifade etmez. Çoğu canlı için ölmek bir lütuftur. Örneğin insan dışındaki hayvanlar, canlılar aleminin en alt kademesinde bulunduklarından isteseler de ölemezler. Onlar olsa olsa telef olurlar. Telef olmak bir yandan can kaybını belirtirken bir yandan da parasal bir kayıp olduğunu hissettirir insana. İyi bir haberci en zorlu anlarda bile bu ayrımı hatırlamalıdır:

– Evet sayın seyirciler, Rize’nin falanca köyündeyiz. Yoğun yağan yağmur sonrasında karşı dağdan gelen sel suları birazdan köyü yutacak. Biz de haberimizi yapıp hemen güvenli bir bölgeye çıkacağız. Ne yazık ki vadiden çıkarılamayan beş vatandaşımız ölüm tehlikesi altında, yanlarındaki elli adet büyükbaş hayvan ise telef ol… (Gluk, gluk…)

İşte canı pahasına haberdeki en önemli detayı atlamayarak lafı uzatan bir haberci. Kendisi elbette ölmedi, şehit oldu ama şehitlik konusuna geçmeden önce biraz daha hayvanların ölümünden söz etmekte yarar var. Çünkü hayvanların da kendi içinde bir hiyerarşi var, aslında insanoğlu öyle her hayvanı da telef edecek kadar acımasız değil. Örneğin kedi, köpek, kuş gibi insanlara yakın olan türlerden söz ediyorsak, onlar insanlar gibi ölebilir. Koyun, inek takımı -eğer duygusal bir bağ kurulmamışsa- genellikle telef olur. Sevilmeyen hayvanlar öldüğündeyse zıbarmaktan gebermeye kadar her türlü hakareti hak ederler. Bu aşağılama ölünce de bitmez. Bildiğiniz gibi insanlar öldükten sonra gökyüzüne uçarak melek benzeri bir varlığa dönüşürler, bedenleri ise ölümlerinden günler sonra bile mis gibi kokar. Oysa hayvanlar öldüklerinin ertesi günü kötü kokmaya başlar. Bu nedenle ölen canlı eğer hayvansa, ölüsüne ‘leş’ adı verilir. Leş sözcüğü birisine hakaret ederken de kullanılabilecek esnek, hoş bir yapıya sahiptir. Bu sözcük kullanılırken, ağza biraz önce dışkı yemiş de aradığı tadı bulamamış gibi bir ifade yerleştirilmesi, sözcüğün etkisini daha da güçlendirecektir.

Şairler ve güzel insanlar genellikle nalları diker ya da ‘mortingen’ olurlar. Nalları dikmek, bir atın ölümünü anlatsa da, insanı hayvanlara yaklaştıran en sade, en güzel ölümdür aslında. Nalları diken kişiye ağıt yakılmaz, hatta dostlarının yüzünde, ölen kişiye aitmiş gibi duran, bir gülümseme belirir.

Bazen de bakarsınız, adam aylarca hastanenin yoğun bakımında yatırılmış, hastayı yaşatmak için her türlü yol denenmiş ama sonunda kişi ölmüş. Bu durumda bile, merhumun büyük bir yetişme arzusu varmış da sonunda istediği başarıya ulaşmış gibi hakkın rahmetine kavuştu diyorlar. Madem bu kadar büyük bir özlemi vardı, ne diye aylardır yoğun bakımda bu kavuşma anına karşı direnip durdu ki rahmetli? Sağlığına kavuşmak tamam da yoğun bakımda, onlarca cihaza bağlı olarak hakkın rahmetine kavuşmak biraz tuhaf.

Bir de şehitlik konusu var ki yazması en zor olanı. Ölüm; yalanın, kandırmacanın, dolambaçlı işlerin bittiği yer olmalı. Şehitlik ise ölüm halinde bile yalanın devamı gibi. Şehitlik denen kutsal makamın uydurma olduğunu size kanıtlayabilirim. Şöyle düşünün, ülkedeki politikacılar, din adamları, komutanlar diyor ki “Bir insanın ulaşabileceği en üst makam şehitliktir. Herkese nasip olmaz”. Peki bu zevat devletteki en üst makamlara hep kendi yakınlarını getirmiyor mu? Ya da en iyi araziler, en güzel arsalar, orman alanlarını yakınlarına peşkeş çekmiyorlar mı? Peki burası gerçekten en üst makam olsaydı, kendi çocuklarını mı gönderirlerdi buraya yoksa şimdi olduğu gibi yoksul ailelerin çocuklarını mı? Şimdi bana itiraz edip saygısız diyenler çıkacaktır. Peki ne yapalım yani, bu yalana ortak olup şehitlik hikayesinin intihar komandolarına verilen uyuşturucu gibi ortalıkta satılmasına ses çıkarmayalım mı? Kompradorların, kirli savaşlar için yoksul ailelerin çocuklarını çalmalarına göz mü yumalım? Bir anne için çocuğunun kahramanlık yapması, tarihe geçmesi ya da korkudan altına yapması değil ertesi gün ailesiyle birlikte yemek masasına oturup oturmayacağı önemli olsa gerek. Hangi kahramanlık, hangi madalya boş bir yatağı doldurabilir. Nerede ölüler için şehit deniyorsa, orada denetlenmemiş bir maden, kirli bir savaş, görevini savsaklayan bir komutan gizleniyor olabilir.

İnsanların yarattığı bu sahtelikten gene insanların yarattığı sahiciliğe geçelim, Can Baba’nın bir şiiriyle bitirelim.

Vasiyet
Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!
Can Yücel

Uyarı: Sitede yer alan yazı, haber, görsel ve diğer tüm içerik kurgudur.

Burak Kaya hakkında
Müzisyen, yazar.

Yorumlar

1 Comment

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...