Bir Ülkenin Başbakanına Göt Lalesi Demek

Sanıyorum Türkiye olarak son yıllardaki en büyük başarımız bu. Sizi bilmem ama ben o günden beri deliksiz uyuyorum arkadaş. Durup dururken gözlerim yaşarıyor, böyle ansızın bir uçma isteği geliyor. Mutlulukla karışık bir heyecan içindeyim günlerdir. Bizi AB’ye alsalar vallahi bu kadar rahatlamazdım. Nasıl sinmiş, nasıl çaresiz insanlarmışız meğer biz. Hep ne öğretildi bize: “Saygılı konuş, kötü söz söyleme”. Peki bugüne kadar saygılı konuştuk da ne oldu lan? Girebildik mi mesela AB’ye, vizesiz seyahat edebiliyor muyuz gelişmiş ülkelere? Ne işimize yaradı oğlum bizim saygılı konuşmak? Kötü söz etmedik diye bize bir güzellik yaptı mı bu insanlar?

Yıllardır ezildik oğlum biz. Sizi AB’ye alacağız. Ama şimdi olmaz, yarın alacağız. Bir zıplayın vizeleri kaldıracağız. Hızlı koşun gümrük vergilerini indireceğiz. Kişiliğimizi kaybettik lan bu AB kapılarında. Artık diplomasi falan bitti ya vallahi rahatladım. Laf sokmalar, iğneleyici konuşmalar, söz sanatları. Bundan sonra söz sanatı yok, söz kalası var.

Eskiden olsa Dışişleri Bakanı “sabrımızın tükenme noktasına varmak üzere olduğunu belirtmek isterim” gibi anlaşılmaz cümleler kurardı mesela. Şimdi “Ey AB, ne o gösterip de vermeyen kızlar gibi kıçını sallayıp duruyorsun lan önümüzde?” diyebilecek noktaya geldik. Bu nokta çağdaş uygarlık noktası sayılmasa da ezik, büzük ortalarda dolanmaktan bin kat daha iyi. Eskiden birisi canımızı sıkacak bir şey söylediğinde, biz de bu sözden duyduğumuz rahatsızlığı dile getiriyorduk. Şimdi doğrudan “kavat” diyoruz adama. Lafı dolaştırmanın adı diplomasi olmuş lan. Yerim ben öyle diplomasiyi.

Diyelim söz sanatı yaparak espriyle birisine laf soktuk, peki nereden belli adamın bizi anlayacağı, herkes anlıyor mu sanattan? İnce espri yapmakla uğraşacağımıza adama ‘dallama’ desek ya da yanımızdan geçerken bir kafa atsak, mesajımız çok daha anlaşılır olur. Yok alçak sandalye vermeler, kapıda bekletmeler, çayı yarım doldurup, yandan yandan bakmalar… Bir dolu anlaşılması güç artistik hareket.

Neyse ki bitti bu saçmalıklar, artık yalın siyaset dönemine geçtik. Bir ülkenin başbakanı, hoşumuza gitmeyen bir şey mi söyledi, direkt ‘Göt Lalesi’ diyeceğiz. Öyle lafı kıvırmak falan yok artık. Eğer ‘sensin’ diye yanıt verirse, o anda ‘çevir de kıçına değsin’ diyeceğiz. Uluslararası ilişkiler denildiğinde ben bunu anlıyorum. Bir, son sözü sen söyleyeceksin; iki, kesinlikle altta kalmayacaksın. Gerçek diplomasi budur. İlişkileri geliştirmek falan, bunların hepsi bizi kandırmak isteyen yabancı devletlerin uydurmasıdır. Bir bakanın öncelikli görevi yerli, yabancı demeden bilezik gibi geçirmek, ikinci görevi ayar vermek, üçüncü göreviyse posta koymaktır. Diğer sıradan görevleri zaten bürokratlar halleder. İyi bir bakan topun gelişine bakıp tekmeyi o anda, top daha havadayken sallayabilen kişidir.

Ben, eğer mümkünse Dışişleri Bakanlığının girişine, geçmişte çok sevdiğimiz şu tekerlemenin de yazdırılmasını istiyorum:

Bir, iki, üçler
Yaşasın Türkler
Dört, beş, altı
Hollanda battı
Yedi, sekiz, dokuz
Alman domuz
On, on bir, on iki
İtalya tilki
On üç, on dört, on beş
Fransa kalleş…

Burak Kaya95 Yazı

Müzisyen, yazar.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yorum Gönder

E-posta adresiniz yayınlanmaycak




Loading Facebook Comments ...