Evetli Kurabiye Tarifi

Pazar günü, seçimleri izlerken yerim diye kendime bir kurabiye yaptım. Kurabiyenin tarifi de gayet kolay: Ülker’in margariniyle Pınar’ın sütünü karıştırıp Torku’nun ununa boca ettikten sonra üstüne şeker döktüm. Böyle vıcık vıcık bir kıvamı oldu ama bir yandan da un tanecikleri elime yapışıyordu. Kulak memesi değil de kulak kiri gibi düşünün. Hani çocukların sümüğü uzadıkça uzar ama bir türlü kopmaz, uzaya kadar gidecek sanırsın o yol, işte öyle hassas bir kıvam. Ben içindeki o rahatsız edici koku gidene kadar yoğurdum hamuru. Gitmedi. Sonra vazgeçip elimle çeşitli şekillerde kurabiyeler hazırlamaya giriştim. Siz siz olun hamuru yoğururken eldiven kullanın, yoksa eliniz perte çıkıyor. İnsan kendi elinden kurtulmak ister mi lan, pazar gününden beri görmeye tahammülüm yok, elim arkada dolaşıyorum. Neyse, ben yuvarlak yaptım kurabiyeleri, zaten istesen de köşeli olmuyor, hemen yuvarlıyor kendini kurabiyeler. Böyle pelte pelte yere seriliyor. Denizanası ya da böyle omurgasız canlılar gibi bırakıyor kendini hemen. Ben de bari fazla ellemeden top halinde bırakayım dedim, bu sefer de sığır boku gibi dalga dalga yayıldı tepsiye. Fırına zorla vermek gerekti, fırın istemedi lan kurabiyeleri. Allahtan mini fırın, biraz güç uygulayınca ikna oldu. Zorla iteledim kurabiye tepsisini içine. 150 derecede 20 dakika pişirdim, baktım olmamış. Olmamış derken daha hamur gibi duruyor, fırına ilk verdiğim gibi. Dereceyi biraz yükseltip yarım saat daha bekledim tık yok. Annemi aradım, çiğ süt emdirmişsin, pişmez dedi o kurabiyeler. “Ne yapacağız, şimdi ben çayın yanına ne yiyeceğim?” dedim. “Ne bok yersen ye.” dedi. Sonradan öğrendim, geç de olsa pişermiş çiğ süt emmiş kurabiye. Neyse dört saatte pişti kurabiyeler. Böyle kemik gibi oldu. Çayımı da demledim ilk lokmayı atacağım ağzıma, aniden bir isteksizlik çöktü üstüme. İnsan çok sever de kilo alacağım diye yemek istemez hani, bu öyle bir şey değil. “Yemesen ne olur lan?” gibilerden bir ses duydum sanki içimde. Tam ağzımı açtım baktım kurabiyenin üstünde bizim kedinin tüyleri. Birden iştahım açıldı, en azından tanıdık bir lezzet. Dur dedim önce bir kediye vereyim. Yemedi. Şöyle bir kokladı, sonra tüylerini fark edip onları çekip aldı kurabiyenin üstünden. Pis pis baktı bana. Ne işi var lan benim tüylerimin bunların arasında der gibilerden. Tabii öyle olunca kediye ayıp olmasın diye ben de yiyemedim.

Yemedikten hemen sonra mideme bir ağrı girdi ama nasıl şiddetli sancıyor. Oğlum deli misin diyorum kendime, insan yemediği şeyden zehirlenir mi lan? Psikolojik midir nedir bilemiyorum, hemen koştum üst kata, komşulara sordum: “Verdiğim kurabiyeyi yediniz mi?” diye. Allahtan yememişler. Topladım hepsini. Tam üç kere saydım, hiç eksik yoktu. İçimi bir huzur kapladı. Gittim yattım, rüyamda Karşıyakalı sporcuları lokantada esir tutmuşlar, hesabı ödemiyorlar diye. “Çekilin lan” dedim, istedim hesabı. Herkes açıldı birden. Baktım şöyle bir hesaba, yalandan çıkardım cüzdanı. Para yok tabii bende. Elimin içine saklayarak indirimli otobüs kartımı çıkarttım. “Kredi kartıyla ödeyeceğim” dedim. “POS cihazını getirelim” dedi garson. “Gerek yok” dedim, şifreyi de söyledim. “Üstü kalsın, hepsini çekin kartın” dedim. Bunlar benim otobüs kartıyla içeri girince biz tüydük. On iki lira kalmıştı kartın içinde. Ona karşılık olarak bir deste kürdan aldım kasanın yanından. Sabaha doğru uyandım, midemdeki ağrı geçmişti.

Burak Kaya75 Yazı
Müzisyen, yazar.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yorum Gönder

E-posta adresiniz yayınlanmaycak




Loading Facebook Comments ...