Memleketimden İnsan Manzaraları

2 Nisan 2016İsmail İlhan0

Ne günlere kaldık ulu Tanrım Şaka gibi her şey çevremizde Yaşadıklarım, duyduklarım, gördüklerim Şaka gibi inanın Düzeltmek için bazı işleri Boşuna bir avuç insanın çabaları Ne diyebilirim ki İşte size ülkemden insan manzaraları Fırsatı yakalayan toptan kaldırıyor Çıkarı için her şeye saldırıyor kimi Uyanıklar var, oruçla, namazla kandırıp çevresini Cebini öylece dolduruyor Aşkları, sevdaları öylesine çarpık Öylesine marazlı ki Yan baktı diye yanındakini Ya da çok sevdiği için, tutup Gözünü kırpmadan öldürüyor sevgilisini Saydıklarım azınlıkta olanlar Ya geriye kalanlar? Koyun sürüsü gibi Tünemişse başlarına kurnaz bir çoban Suya götürüp geri getiren sulamadan Kavalıyla ninni çalarak sabah, akşam uyutan Bundan daha keyifli ne var O kadar çok ki uykuda geçirdiğimiz yıllar Oturup saymadım, sayamadım Hani ne demişti büyük usta Aziz Nesin “Öyle güzel uyuyorsun ki aziz milletim Uyandırmağa kıyamadım.” Asrın lideri Öyle takdim ettiler halkımıza Öyle buyurdular Partinin ileri gelenleri İşsiz tayfasından Zileli Bekir Akbaş emmi Bütün dertlerini unutup Başbakanın arkasında saf tutup Namaza durmaktan öylesine mutlu ki Ama Eline bir fırsat geçse (Hiçbir zaman geçmez ya) İnanın, kan kusturur en yakınına bile Karadere’li, kömür işçisi Emir Hansu dayı Günahlarından arınmayı Ve cennetin yolunu açan bir ibadet olarak görüyor Başbakanına dokunmayı Rizeli çopur reis Kamil Er de Takmış kafayı “O penim peygamberum Onun idrarinu içerum, bo..nu yerum” Diye dolaşıyormuş her yerde Denir ya, biz bize benzeriz Gerçekten tuhaf insanlar memleketiyiz Öyle yurttaşlarımız var ki Çepnili Hayrünnisa Çipil teyze gibi O da içinden gelerek diyor ki “İsdesin başbakanım Nikahsız eşi olurum Varsın depe depe gullansın” Hele Adapazarlı ev hanımı Sümeyye Galip O kadar çok seviyor ki asrın liderini ‘Acaba nesi olsam’ diye düşünmüş Vermiş kararını -kıçının kılı- olmağa talip Neler var daha bilmediklerimiz, duymadıklarımız Akıllara ziyan Bu ülkede yaşayan Analarımız, bacılarımız Emmimiz, dayımız Yakınımız, uzağımız olan Ne diyebilirim azizim Yönetenlerine karşı duydukları sevgide Sınır tanımayan Büyük kentlerimizin varoşlarında Yarı aç, yarı tok yaşayan Damarlarında asil kanı taşıyan Bu insanlar bizim

Cemal Efendinin Yoldüzeri

17 Eylül 2015İsmail İlhan0

Köyümüzden yetişen ünlü kişilerin başında Yoldüzerci (Köylüler Buldozeri ‘Yoldüzer’ olarak türkçeleştirmişlerdi.) Cemal Efendi’nin olduğu söylenebilirdi. Cemal Ağabey otuz yaşlarında sıska, sağlıksızca görünen ince, uzun boylu, uzunca boynunun ön tarafından, çiğnemeden yutmaya kalkıştığı sert bir lokma boğazına düğümlenmiş gibi gırtlağı dışarıya fırlamış bir saygı değer ağamızdı. Köyün delikanlıları on beş ile yirmi iki yaş arasında evlendirilmelerine karşın o, çevrede henüz kendisine layık bir kız bulunamadığından hala bekârdı. Nasıl olup da buldozer operatörü payesini kazandığını kimselerden öğrenememiştim. Kışın köy odalarında, duvar duldalarında, cami önlerinde Cemal Efendiden söz açılmadığı zamanlar pek az olurdu. Onun, sürdüğü dev gibi makinasıyla dağları deldiği, yüz kişinin bile bir günde açamadığı yolları, hendekleri, yarmaları bir saate kalmadan açtığı konuşulurdu. Aslında onun makinesini de dağları delişini de pek gören eden yoktu bizim köylülerden. Yine de kulaktan dolma hikâyeler anlatmaktan kendilerini alamazlardı. Biz çocuklar da bu anlatılanları olağanüstü bulur, bir bilim kurgu ya da tanrısal bir gücün öyküsü gibi heyecanla dinlerdik. Güneşli, hoş bir sonbahar gününün erken saatlerinde hasas (Gece Bekçisi ve muhtarın yardımcısı) kapı kapı dolaşıp Cemal Efendinin yoldüzeriyle o gün köye geleceğini, susa(şose) ayrımında karşılamaya gidileceğini duyurdu. Duyuruyu alan evlerde anında, herkesten önce yola koyulma arzusunun telaşı yaşanmaya başlandı. En çok da biz çocuklar bu haberi sevinç ve heyecanla karşıladık. Babam evde değildi. Annemin ise her zaman olduğu gibi işi başından aşkındı. Küçük erkek kardeşimi de alarak ablamla beraber evden çıktık. Pek çok hane, tam kadro, çoktan susanın yolunu tutmuştu bile. Küçük amcamlar ailecek biraz ilerimizde yürüyorlardı. Onlara yetişmek için bir süre koştuk. Yola erken çıkanlar, köyün karşısına düşen harman yerinde toplanmaya başlamışlardı. Delikanlılar, genç kızlar, gelinler hazır ellerinin altındaki en iyi, en güzel giysilerini takılarını giyip kuşanmışlardı. Daha biz harman yerine erişmeden davul-zurna sesleri ile ortalığı bir coşku seli sarmıştı. Vardığımızda halayın ikinci halkası da yükünü tutmuştu. Yine de ablam bir yerlerinden halkayı kırıp halaya katılmayı başardı. Arkadan gelenler yeni halkalar oluşturdu, eskileri büyüttü. Davul-zurna bir çift iken iki çift oldu. Biz çocuklar da kendi aramızda oluşturduğumuz guruplarla halkaların içine dalıp, oyunlar oynadık. Yaklaşık bir saat sonra, yürüyemeyen yaşlı ve hastalarla, annem gibi işi yoğun olan beş on kadın dışında, bütün köylü harman yerindeydi. Dışarıdan bakıldığında, kesinlikle büyük bir düğün şöleni olduğu kanısına varılırdı. Köyden gelenlerin arkası alınınca muhtar, davul-zurnayı susturdu, ahaliyi başına topladı. Küçük amcamın da içlerinde olduğu birkaç kişiyi yanına çağırdı. Bir kurul oluşturdular. Kurul, önce gençlerden bir tertip komitesi kurdu. Bu komite, gerek yürüyüş sırasında, gerekse susa yol ayrımında beklerken düzeni sağlamakla görevlendirildi. Gerekli direktifler verildi, uyarılar yapıldı. Sonra da yaşlı erkekler en önde, dörderli sıralar halinde kalabalığa yol verildi. Kısa bir süre sonra kalabalık, bir toz bulutu içinde adeta kayboldu. Topuklardan kalkan toz bulutu görüş mesafesini yirmi-otuz adıma kadar düşürmüştü. Fakat yutulan bu tozdan kimsenin bir rahatsızlık duyduğu filan yoktu. Susayla harmanların arası yaklaşık iki kilometre kadar vardır. Bu büyük kortejin bir ucu susaya ulaştığı sıralarda ortalıkta bir söylem yayıldı. Cemal Efendi köye diğer kestirme yoldan gelebilirmiş. Öyle ya, bu makinaya düz yol gerekmiyor ki. Dere, tepe, dağ, bayır dinlemiyor. Düz duvara bile tırmanıyor. İcabında yolunu kendisi yapıp devam ediyor. Öyle olunca da neden susayı dolanarak yolunu uzatsın? Yarım saat içinde bütün köy susanın kıyısındaki Çapıtlı Pınar denilen çeşme gerisindeki meraya yığıldı. Tertip komitesi, ayağına tez iki delikanlıyı öteki yolu gözetlemeğe yolladı. Bu gençler, kese yolun şehre bakan en yüksek noktasında bekleyecekler, makinanın o yola saptığını görür görmez şimşek gibi gelip haber verecekler. Böylece, karşılama töreninin o tarafa aktarılmasında zaman kazanılacak. Gözler bir kilometre kadar yukarıdaki dönemece dikilmiş bir vaziyette, beklemeye başladık. Dönemecin arkasından işitilen her motor sesi ile hepimizin yürekleri peleziyordu. Ama her seferinde ya bir kamyon, ya kaptıkaçtı, ya da bir traktör dönemeçten burnunu çıkartıyordu. Yanımızdan geçerken de, bizim makinamızın gelemeyişinin sorumlusu sanki bu araçlarmış gibi sataşmalara, küfürlere, hatta taşlanmalara hedef oluyorlardı. Topluluğun bu garip tutumu karşısında sürücüler şaşkınlık, hayret ve korku içinde gazlıyorlardı araçlarını. Arkalarında bıraktıkları yoğun toz bulutu sayesinde, sanki yaklaşan bir tehlikeden gizlenerek korundukları izlenimi veren bu makinalar kısa bir süre sonra aşağıdaki dönemeçte yitip gidiyorlardı. Öğle vakti oldu, Cemal Efendi ve yoldüzeri hala görünürlerde yoktu. Sinirler gerilmeye, sabırlar taşmaya başlamıştı. İnsanlar, özellikle de biz çocuklar acıkmıştık. Ama yoldüzer makinası olmadan kimsenin köye dönmeye niyeti yoktu. Gözler dönemeçteydi. Kimse, her an dönemeçten çıkabilecek olan yoldüzeri ilk önce görmek onurunu kaçırmak istemiyordu sanki. Garagaşların Sadık emmi: “Yavı millet, biz boşu boşuna hüşümleniyok (kaygılanıyoruz). Bu yoldüzer makinası her şeylere gadir, her bi şeyi testemam dediğiniz gibi yapıyo da, bi türlü hızlı gidemiyo. Her yiğidin bi gusuru olur, bununkisi de bu işte. Bizim gağnılardan az birez hızlı. Gavrık Fadime’nin dediğine bakılırsa makine Saraykoyün altında bi yerde çalışıyomuş. Demem şu ki, Saraykoy buraya at sırtında sekiz, dokuz saat çeker. Guşluk vakdı yola çıkmış olsa şimdiye gelemez. Telaşlanmamız boşuna. Birezden dönemeçten çıkar bana galırsa. ” Sadık emminin konuşması ortalığı biraz yumuşattı. Umutlar yeniden kamçılandı. Kalabalık homurdanmayı kesip yeniden kulağını, gözünü dönemece çevirdi. Bir süre sonra dönemecin arkasından duyulan bir motor homurtusu yeni bir umut ve heyecan rüzgârı estirdi. Ne yazık ki dönemeçten, yine kasası tıka basa insan yüklü bir kamyon göründü. Gözlerdeki umut bir kere daha kırgınlığa, ardından da öfkeye dönüştü. Kamyon ağzı açılmamış sövgüler eşliğinde taşlı, sopalı bir gösteri ile uğurlanıyordu ki dönemeçten, hiçbir şeye benzetemediğim garip bir yaratık daha görünüverdi. Kimsecikler bunun, bizim yoldüzerimiz olduğundan emin olamadı önce. Herkes kuşku ve merakla bekleşiyordu. Traktörden bile yavaş giden bu yaratık kalabalığın önüne gelince durdu. İnsanlar adeta nefeslerini tutmuştu. Cemal Efendiyi görüp tanıyıncaya kadar beklenenin o olduğuna inanmış gibi görünmüyorlardı. Hayal kırıklığına uğrama olasılığından kaynaklanan korku ve heyecanları bakışlarına çöreklenmişti. Sessiz bekleyiş Gavrık Fadime nenemin “Cemalım, gozümün kokü yavrım, gozlerimiz yolda galdı.” Diyen sevinç narası ile birden coşkuya dönüştü. “Yaşasın Cemal Efendimiz!” bağırışları davul zurna sesleri ile birlikte karşı Cıngırdaklı Tepelerinde yankılandı. Bütün köylünün yoldüzere saldırıya geçtiğini sanacağınız, bir hücum oldu bir an. Büyük, küçük tüm insanlar Yoldüzere daha yakın olabilmek için adeta birbirlerini çiğniyorlardı. Düşüp altta kalan çoluk çocuğa, kadına kıza aldıran yoktu. makina bir anda sarıldı. Biz çocuklar, yol bulamadıkça, büyüklerin bacaklarının arasından geçerek makinanın dibine kadar girmeye çalışıyorduk. Ben ona erişmeyi başaranlardandım. Meretin o kadar çok eli, kolu, ayağı, bacağı vardı ki dokunursam, bir tarafından uzanacak bir el, bir kol beni kapıverecekmiş gibi geliyordu. Kırkayak gibi bi şey bu. Kırkayaktan oldum olası nefret ederim. Bu makinadan galiba hoşlanmadım. Ona her dokunuşumda bir tırtıla, bir kırkayağa dokunuyormuş gibi ürperdiğimi anımsıyorum. Becerilerine ilişkin meraklandığım pek çok şey var aslında. Ama öğrenmesem de olur. Çünkü büyüyünce bu makinaya şofor olmak istemem. Şimdi bütün köy halkı, özellikle de kadınlar tekeri bile olmayan bu garip yaratığın nasıl olup da yürüyebildiğini, dağ, bayır demeden yollar yaptığını, hendekler, yarlar açtığını anlamak için incelemelerini artan bir merakla derinleştiriyorlardı. Cemal Efendinin yakınlarının, çalımlarından yanlarına varılmıyor. Devletin makinası sanki babaların malı. Yakınına sokulup inceleme yapanlardan, bir ücret istemedikleri kaldı. Yeğeni tırıs Abdi, biz çocukları makinaya yaklaştırmamak için yapmadığını bırakmadı. İçimde, nedenini bilmediğim, giderek kabaran bir öfke var. İçim içime sığmıyor. Dokunsalar ağlayacağım. Ablamın kolundan asılıp, “Hadi eve gidek. Yoldüzeri gördük işte.” diye sızlanıp duruyorum. Ablam hiç oralı olmadı. Şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım biri “Haydi bakalım Cemal Efendi oğlum, bin şu alametine de köye varalım. Orda hemi bizim işleri yapdırır, hemi de bize marifetlerini gosdürürsün.” Bir başkası, “Şu gazma dişleriyinen yoharı mehlenin yolunun üzerindeki yerli gayayı bi sökdürüver hele. Ordan gağnıynan geçemiyoh biliyon daal mi?” Sarı Hurşit emmi : “Ula Cemal, gelmişiken şu bizim Garamıh Ali’nin hezannarını da galdırıp yerlerine goyuver herif. Garip, o goca çıra hezannarı iki gat dama nasıl çıkarırım deyi tasalanıp duruyodu.” Ardından başka istekler de oldu Cemal Efendiden. Anlayacağınız bizim köyün bu makinaya yaptıracakları çok işleri vardı. Cemal Efendi Hızır gibi yetişmişti. Yıllardır bu günü bekliyorlarmış meğer. Köylü, bu garip makinanın köyde misafir kalmasını çok arzuluyordu. Bundan, büyük gurur duyacakları besbelliydi. Çevre köylerin nazarında çok büyük bir itibar kazanacakları kesindi. Makinaya bakışlarında sanki: “Bu merete sahip olan bir köyün asla sırtı yere gelmez. Herkes o köye, o köylüye gıptayla bakar. On köy bir yana, Yoldüzer bir yana.” der gibiydiler. Kimse, Cemal Efendiye bir şey deme fırsatı vermiyordu. Bunun üzerine Cemal Efendinin babası Kavpak Dursun emmi yoldüzerin tırtıl tekerinin üzerine çıktı ve “Heeey millet! Cemal sizlere bi şey demek isdiyo. Şöyle toplanın hele bu tarafa.” diye bir duyuru yaptı. Kalabalıkta bir kaynaşma, bir dalgalanma oldu. Anında Cemal Efendinin çevresinde genişçe bir yarım halka oluştu. “Emmilerim, nenelerim, ağalarım! Amirim bana “Mesayı bitmeden işinin başında olacaksın.” diye kati emir verdi. Dönmezsem işimden olurum. En az dört saatlik yolum var. Gusuruma kalmayın. Böyük zahmetler edip beni karşılamıya gelmişiniz. Hepinizin ayaklarına sağlık. Böyüklerimin ellerinden, guccüklerin gozlerinden öperim. Hadi bana eyvallah.” Cemal Efendi bir sıçrayışta makinasının kaptan köşküne çıkıp makamına oturdu. Makina homurtularla ileri geri gitti, geldi. Sonra da tepesinden kara bir duman püskürterek geldiği yönde yolu tuttu. Kısa bir süre sonra dönemecin arkasında kayboldu. Neye uğradığını bilemeyen köylü şaşkın ve kızgın arkasından baka kaldı Yoldüzerin. Sessizliği ilk bozan Cemal emmi (Ayı Cemal) oldu; “Peh! Bohumun iti, gendini bi matah sandı. Bu avanak koylü birez irabet, ehdibar gosdürdü ya…” Bir başkası hemen söze girdi; “Biz onu böyüdek dedik ele gune garşı. O ne yapdı?” Sarsak Dudunun tiz, cırtlak sesi herkesi o yana baktırdı. “Mesayı dediği şey neyise, koyde yok muydu? Birez verseniz de Cemal Efendinin mesayısı bitmeseydi ya.” Bu sözlere birkaç emmi gülüştü, bir şey anlamayanlar bir açıklama bekler gibi bakıştılar. Lafı yine Ayı Cemal emmi kaptı, “Bi koyün şerefinin, hasiyetinin içine sıçtı haşa vızırdan (Haşa huzurdan). Dibeklerden adam çıkdığı görülmüş mü bu güne gadar? Ne de olsa Gaypağın gıçından düşme. Ne beklenirdi ki bundan öte…” Cemal Efendinin küçük kardeşi Sülük Hasan; “Cemal emmi, söylediğini gulağan duysun. Ben ağama, sülaleme, soyuma ireli, geri laf söyletmem. Hele senin gibisine heç söyletmem. Ağzını topla, otur, oturduğun yerde.” “Ne diyon ulan Sülük! Benim gibisi neyimiş hele de bahayım. Ulan dürzü. Ulan anan kim, baban kim senin hele bi de, de duysun âlem! Soycak kenef çukuru olduğunuzu bilmiyen mi var?” Kalabalıktan Sülük Hasan’a hafif yollu küfürlerle, sövgülerle karışık laf atmalar arttı. Sülük ve amca çocukları, bu sataşmalara bir üst perdeden karşılık vermekte gecikmediler doğal olarak. Bazılarında eski husumetler de depreşince hava iyice gerildi. Hanımlar erkeklerinin yanında mevzilenmekte gecikmediler. Karşılıklı kirli çamaşırlar, hakaret üslubu içinde ortaya dökülmeye başladığında sanırım artık ok yaydan çıkmıştı. İlk darbe Altıparmak Yonuz (Yunus) dan geldi. Elindeki değneğe hız kazandırmak için geriye hızlı bir şekilde kaldırırken değnek, tam arkasında duran anasının kafasına öyle bir oturdu ki kadının çığlığı ortalığı birden karıştırdı. Sinirleri cura teli gibi gerilmiş bir kısım köylü Dibekler tayfasının üstüne atmacalar gibi çullandı. Ellerine ne geçirirlerse, Allah yarattı demeden önlerine çıkanın kafasına, gözüne indirmeye başladılar. Havada uçuşan küfürlerin ve sövgülerin düzeyi edep ve hayâ sınırlarının hayli üzerine çıkmıştı. Elleri birbirinin saçına kilitlenmiş genç, yaşlı kadınların küfür dolu çığlıkları erkekleri ha bire ateşliyor, can havliyle düşmana ölümcül darbeler indirmelerine destek veriyordu. Biz küçüklerin bir bölümü bir tümseğin arkasına sinmiş, korku içinde kavgayı izlerken, ana baba, ağabey ve ablaları kavganın içinde olan bazı çocuklar da, düşman tarafından denk getirdiklerinin kolunu, bacağını ısırarak bekledikleri zaferlerine ellerinden gelen katkıyı sağlıyorlardı. Bu arada kavgayı aralamaya çalışanlar da yok değildi doğal olarak; Abbas emmi, Kel Cemil emmi, amcam, Kara Elif nene ve daha birkaç yaşlı insan. Bunlardan, çabalarının ödülünü ilk alan Kel Cemil emmi oldu. Kafasına yediği, kimin vurduğu belli olmayan, bir odunla kanlar içinde olduğu yere çöktü. Sövgü yüklü homurtularla, bir yandan emekleye sürüne kavganın göbeğinden uzaklaşmaya, kendini selamet bir yere atmaya çabalarken bir yandan da, kirden desenleri kaybolmuş çiçekli mendilini, alnının yukarısına bastırarak suratından aşağı akan kanı durdurmaya uğraşıyordu. Suratının değişik bölgelerine birkaç yumruk darbesi almış, bu arada ceketinin bir kolunu kaybetmiş olan Kara Durak emmi de kavgayı aralama hevesine kapılan bir başka bahtsız emmimizdi. Kavga büyüdükçe büyüdü, kızıştıkça kızıştı. Artık ayağa kalkması olanaksız görünen birkaç yaralı daha, şuraya buraya uzanmış, kendilerine uzatılacak bir yardım eli bekliyorlar. Fakat kimsenin kimseyi görecek ne hali var, ne zamanı var. Cemal Efendinin amcaoğlu Çöp Hüseyin, saçları kana bulanmış, bir kenarda cansız yatıyor. Anası başında dizine vura vura “Amanın yavrımı gurtarın gonşular. Aslanım gediyo, yetişin. Gurtarın yiğidimi bohunuzu yeyim.” diye kendini yerden yere atıyor. Fakat kimsenin Çöpü görecek gözü yok. Herkes ya kavgada, ya da kendi başı derdinde. Tekmeyle, yumrukla, taş ya da sopalarla ortaya koydukları savaşın düşmana verdiği acıyı yeterli bulmayan bazıları, çoğu kez yattıkları yerden, gün yüzü görmemiş sövgülerle, onların canını daha da acıtmanın zevkinden de kendilerini mahrum bırakmıyorlardı. Ölüsü başında ağıtlar yakılan kimse yoktu henüz. Savaşın bitiminde kayıplar umulandan azdı. Bunun ise iki nedeni vardı bence; Birincisi, savaş alanının taşsız bir yer olması. Bu önemli etkeni geçersiz kılmak için, şosenin kaldırım taşlarına yapışıp tüm becerilerini sergileyerek, birkaç taş sökmeyi deneyenler de olmadı değil. Ama bunda başarılı oldukları söylenemez. Bu yüzden de taraflar, biri birinin kafasına, ağız tadıyla indirerek hasmını sonsuza dek saf dışı bırakacak şöyle okkalı taş bulmakta çok zorlandılar. İkinci etken ise savaşın tam ortasında aşağıdan beri, şehre tam bir römork dolusu insan taşıyan bir traktörün çıkıp gelmesi oldu. Sürücü, traktörü kenara çekip durmayı akıl etmişti. Birkaç kadın ve çocuk dışında hemen herkes römorktan indi ve hızla savaş alanına daldılar. Hala ayakta kalmayı başarmış beş, on dövüşçüyü birbirinden söktükten sonra yaralılara yardıma koyuldular. Kısa süre sonra canhıraş feryatların ve sövgülerin yerini yürek parçalayıcı iniltiler kapladı. Kendiliğinden oluşan ilk yardım ekibi Sarı Veli ile Hasibin Memişin acele hastaneye yetiştirilmesi gerektiğine hükmetti. Apar topar ikisini de traktörün vagonuna taşıdılar. Başlarının altını çul, pala ile besleyerek yan yana uzattılar. Kavgada, akraba tayfasından sağlam kalmış birkaç kişi de başlarında olmak üzere balık istifi bir durumda, traktör çatırdaya, patırdaya yeniden yola koyuldu. Kavga sona erdi. Köylü, Dibekler tayfası ve diğerleri olmak üzere ikiye bölündü. Köye dönüş yolunda ilk hareket, Dibeklere karşı olan cephede başladı. Az çok sağlam, ayakta kalmış olanlar yürümekte sıkıntısı olanların kollarına destek oldular. Artık, karşılamaya giderken yol boyunca atılan kahkahalardan, bağ yollarını inleten davul zurna eşliğinde söylenen coşkulu türkülerden, çekilen halaylardan eser kalmamıştı. İşitilen sadece beddua ve küfürler eşliğindeki inlemelerdi. Şoseden hayli uzaklaştık. Geriye döndüm, Dibekler tayfası hala oldukları yerde duruyorlardı. Kim bilir, belki de içlerinden hiç olmazsa birisi yediği ve attığı sopaların, yani bu kıyasıya kavganın nedenini anlamaya çalışmak gibi zor bir işin üzerinde düşünmeye başlamıştır. Benim sevgili köylülerim. Yaşamlarında kavga o kadar doğal bir olaydı ki, hiçbir şeyi kavgayı kotardıkları kadar kolay ve çabuk kotaramazlardı. Bazen bir sözcük, bir benzetme, ceketin ya da şapkanın giyilme tarzı, bir oyun, ne bileyim bir yürüme tarzı, kanlı bıçaklı, sonu ölümle biten bir kavgayı başlatabilirdi. Bizim köylü ekmeksiz, susuz yaşayabilirdi de kavgasız, mizahsız asla.

İşeyen Çocuk

16 Eylül 2015Hasan Öztürk0

Çevresindekilere bakıp herkesi küçümsüyordu. Üstelik çoğu da kendi partilileriydi. Göz ucuyla camdaki görüntüsüne baktı. Adam dediğin böyle olurdu işte. Tam bir babayiğitti kendisi. Boy, bos, kelle kulak. En az iki adam ederdi o bedeniyle. Parti başkanlığına bir öneride bulunsam, boy ve kilo zorunluluğu koysalar üye olmak isteyenlere diye düşündü… Ülkenin gurur kaynağıydı o. Başbakan, özellikle onu yapmıştı Turizm Bakanı. Onca aday arasında, boyunun bosunun hakkıyla, söke söke almıştı bakanlığı. Onun, yabancı dil bilmediğine bile aldırış etmemişti Başbakan. İyi de olmuştu. Onu gören turistler : “dOooh May Gat.. Niye böyle bir turizm bakanımız yok bizim ?” diye söylenir, üzülürlerdi. İmza vermekten bıkmış, kaşe yaptırmıştı imza isteyen turistlerin yüzünden… Kendisi bu işlerle uğraşacak adam değildi ama, gel de anlat partililere. Neymiş efendim, işeyen çocuk heykelinin açılışı varmış?.. Bu yetmiyormuş gibi : “Buraya gelmişken Sayın Bakanım, bizim şu garaj helasının açılışını da yapıverin,” demişti Belediye Başkanı. Bir an önce bitse şu tören de komşu ilçedeki otelin havuzuna atsam kendimi diye geçiriyordu usundan. Gerçek neden, havuz da değildi. Otelde sevgilisi bekliyordu. Bir türlü bitmiyordu Belediye Başkanı’nın açıklamaları. Kendisine bıraksa bir şeyler bulur söyler, yapardı açılışı. Neymiş efendim: İşeyen çocuk bir ulusal kahramanmış. Onun hakkı olan kahramanlık madalyası, hiç olmazsa yaşayan torunlarına verilmeliymiş devletçe. Belediye Başkanı’nın işeyen çocuk hakkında anlattıkları şöyleydi kısaca : Yunanlılar Ege’yi ele geçirip, sivil halka baskı yapmaya başladıklarında, Ethem Efe, sık sık baskınlar vererek Yunanlıları taciz etmekteymiş. Düşman, kendilerini bu denli uğraştıran Ethem Efe’yi ne yapıp edip yakalamak ve halkın gözlerinin önünde, onu cezalandırmak istiyormuş. Her zaman Ethem Efe Yunanlılara pusu kurarken, bu kez Yunanlılar kurnaz davranıp ona pusu kurmuşlardı. Adamlarından bir kısmını yitiren Efe, köyün yakınından geçerken atı vurulunca, o zaman köy olan bu ilçeye girip saklanmak istemiş. Bunu gören düşman askerleri, Efe’nin peşinden köye girmişler. Efe bir çukur bulup gizlenmiş. Yunanlıların çukura doğru geldiğini gören bir çocuk, onu görmesinler diye çükünü çıkarıp, çukura, Ethem Efe’nin üstüne işemeye başlamış. Burada, başka partiden Belediye Meclisi’ne girmiş bir adam Başkan’ın bu anlattıklarına karşı çıkınca aralarında şöyle bir tartışma geçti : “Benim duyduğum, uzaktan akrabam olan Ethem Efe, çok sinirli bi adammış. Arkasında düşman askeri de olsa üstüne işetmezmiş.” “Köyün imamı minaredeymiş.Gözleriyle görmüş olayı.” “Niye Efe’nin değil de çocuğun heykelini dikiyoruz?” “Efe, çocuğu kurtarsaydı onun heykelini dikerdik?” “Herkesin karşısında doğruyu söyle Başkan.Çocuk, babanın amcası olduğu için diktiriyorsun o heykeli.” Bakan burada araya girip tartışmayı kesti : “İleride Efe’nin heykelini de dikersiniz.Ülkemizin kurtuluşuna katkısı olan kim varsa, hepsinin heykeli dikilmeye değer arkadaşlar.” “Efe’nin fotoğrafı yok elimizde,”dedi Başkan. Diğer adam buna çok öfkelendi. “Efe’nin fotoğrafı değil, senin niyetin yok heykeli diktirmeye.” “Bul getir Efe’nin fotoğrafını, diktirmezsem heykelini ne dersen de.” “Daha önce de konuştuk bunları.Fotoğrafı olmadığını bildiğin için böyle konuşuyorsun. Kaç kez söyledim; yaşlıların anlattıklarına göre, tıpkı bana benziyormuş Efe. Hık demiş burnundan düşmüşüm Efe’nin.” “Bi burundan düştüğün belli oluyor da, Efe’nin burnundan düşmediğin kesin.” “Duydunuz Sayın Bakan, sizin yanınızda sümük dedi bana?” Bakan, kendi partilerinden olan Başkan’ın söz oyununu sevmişti ama yine de yansız görünmesi gerekirdi. Hem, bu tartışma bir an önce bitmeliydi. Komşu ilçenin otelinde bekleyen metresini görmeyi o denli istiyordu ki. Bu tartışmayı kesmeleri için kesin konuştu : “Bakın arkadaşlar, bu tartışmayı uzatırsanız, ben açılışı yapmadan gitmek zorundayım. Çok önemli bir görüşmem var. Devlet işi, biliyorsunuz şakaya gelmez.” Bu sırada, dişleri dökülmüş, yaşı doksanın üstünde bir adam, elinde bastonuyla salona girdi. Göğsünde Gazi Madalyası taşıyordu. Gözleri iyi görmediği için, toplantının yapıldığı salona bakıp, aradığı kişinin hangisi olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Onu ilk gören Başkan oldu. Karşıdan seslendi : “Buyur Dede, kime bakmıştınız?” “Bakan gelmiş dediler de?” “Bakan benim Dede, buyur?” Birinin yardımıyla Dede’yi Bakan’ın yanına getirdiler. Bakan ayağa kalkıp Dede’nin elini sıktı. Dede’yi yanına oturttu. “Hoş geldin Dede. Nedir istediğin?” “Gazi aylıklarını soracaktım Bakan Bey. Aldığımız paraylan geçinemiyorduk zaten. Her şey öyle pahalandı ki, şimdilerde hiç geçinemiyoz gari. Köyde, ilçeye Bakan gelmiş dediler. Ben de gidip derdimi anlatayım diye geldim.” “İyi etmişsin Dede. Sizin aylıklarınız için verilen yasa önerisi yakında gelecek meclise. Hiç tasalanma, bundan sonra alacağınız aylıkla sıkıntı çekmeden geçineceksiniz.” “Allah razı olsun Bakan Bey oğlum. İçimi serinlettin. Ne açılışı varmış burada ? Köyde bi şeyler söylediler ama, hiç aklım ermedi dediklerine.” “İşeyen çocuk heykelinin açılışını yapacağım.” “Niye doğru dürüs bi adamın heykelini dikmiyorsunuz da, işeyen çocuk heykeli dikiyorsunuz Bakan bey?” “Bu çocuk Ethem Efe’yi kurtarmış Yunanlıların elinden.” “Ethem Efe mi? O da kim?” “Kurtuluş Savaşında düşmanla savaşan ünlü bir efe.” “Buralarda Ethem Efe diye biri yoktu kurtuluş savaşında. Efelerin hepsini tanırım ben.” Belediye Başkan’ı hemen atılıp, Gazi Dede’yi yanıtladı : “Yaşlandığınız için hatırlamıyor olabilirsiniz? Ethem Efe çok ünlüdür.” “Hangi Efe’yi sorsanız anlatırım size her bişeyini. Çoğuyla tanıştım onların. Yörük Ali Efe’ye kızanlık yaptım ben.” İlçe de Muhalif Mehmet diye bilinen, her şeye karşı çıkmasıyla ünlü biri bu durumdan yararlanmak için hemen söze karıştı : “Araştırıp sordum. Ben de böyle bi Efe’yi bilen biriyle karşılaşmadım. Başkana daha önce de söylemiştim.” Şaşkın şaşkın bakmakta olan bir başkası : “Efe yoksa, heykeli dikilecek çocuk da yok öyleyse?” “Saçmalamayın arkadaşlar. Olmayan şeyi uyduracak değiliz ya?” Başkan’ın çok bozulduğu Bakan’ın gözünden kaçmamıştı. Bu konuyla ilgili bir heykeli Avrupa’da gördüğünü anımsadı Bakan. Başkan bu işeyen çocuk masalını uydurmuştu anlaşılan. Başkan’ın bu yalanından karşıt partinin adamı yararlanıp, o da Ethem Efe benim akrabam demiş, başkan da buna karşı çıkamamıştı. Diğer partinin adamı da Gazi Dede geleliden beri diken üstünde oturuyordu. Bu durumda Bakan, ne haliniz varsa görün deyip, komşu ilçenin otellerinin birinde kendisini bekleyen metresine bir an önce kavuşabilirdi. Ancak, kendi partisinden olan Belediye Başkan’ı aşağılanır, ilçe halkınca bu yalanından sonra, kendisinden hesap sorabilirdi. Bunları kısa süre içinde düşünen Bakan, duruma el koyma gereğini duyarak söze başladı: “Başkan, sen ilkin Gazi Dede’nin altına bir araba verip köyüne gönder bakalım. Yollarda sıkıntı çekmesin.” Belediye Başkanı’nın bir işaretiyle, adamlardan biri Dede’nin koluna girerek onu dışarıya çıkardı. Bakan bu arada düşündü. Karşıt partinin adamına biraz yem atarsa Başkan da kurtulabilirdi : “Arkadaşlar, bildiğiniz gibi buraları benim seçim bölgem. Ben de bir çok kez dedemden bu Ethem Efe adını işittiğimi anımsıyorum. Karşıt partinin adamını göstererek sürdürdü konuşmasını. Arkadaşımız da akrabası olduğunu söylüyor bildiğiniz gibi. Koskoca Meclis üyesi arkadaşımızın sözlerine inanmamak olur mu arkadaşlar ? Muhalifi, iktidarlısı hep bir ağızdan bağırdılar : “Olmaz.” “Öyleyse,geç olmadan şu töreni bitirip, beni de şu önemli işime yetiştirin sevgili hemşehrilerim.” Heykelin dikildiği yerde ilçe halkı birikmiş, açılışı yapacak Turizm Bakan’ını bekliyordu. Bakanı görmek için çoktandır buradaydılar. İçlerinde çişi gelip sıkışanlar vardı. Ha geldi, ha gelecek diye oyalamışlardı onları zabıta memurları. Biraz dinleyip gideriz diye bekliyordu çoğu… Bakan göründüğünde güçlü bir alkış koptu. Ne de olsa ilçeye bir yatırım bekliyorlardı, hemşehrileri Bakan’dan. Ayrıca,böyle bakan bugüne kadar görülmemişti. Boyuna bosuna bakan bir kaç kişi aralarında mırıldandılar : “Bu adama ne elbise olur ne de ayakkabı ?” “He valla, hölü bi bakan gelmemiştir dünyaya.” “Buna turiz mi dayanır, turiz garısı mı be”?.”Yakından, höölü, bi görelim gari.” Bakan konuşmaya başladığında, bi görüp gideriz gari diyenlerin hiç biri bırakıp gidememişlerdi.Yüz elli kiloluk kalıp,bir doksan boyundaki bu adam ne büyük bir yetenekmiş oysa. Analar böyle çocuk da mı doğururmuş? Ne tarih bilgisi bu? Kurtuluş Savaşı’nı, efeleri, bu bölgenin, Kurtuluş Savaşı’nda neler çektiğini bu denli güzel nasıl bilebilirdi insan ?.. Böyle dokunaklı bir biçimde nasıl anlatabilirdi ? “Burada,” diyordu. “İşte, tam burda dikiliyordu o kahraman çocuk. Allah’ın verdiği şeyi kullanıp buradan işiyordu Ethem Efe’nin üstüne… Ensesinde “Şıırr” diye bir ses duyan Ethem Efe, başını göğe doğru çevirdiğinde, hafif tuzlu ve ılık bir şey döküldü ağzına. Efe, bunun, Allah’ın kendisine bir lûtfu olduğunu anlamıştı. Kurtulacaktı. Evet, kurtulup yeniden memleketi ve milleti uğruna yeni başlar alacak, düşmanın yüreğine korku salacaktı…” Topluluk azalacağına çoğalıyordu. Karşıtı, yandaşı toplanmış, gözleri yaşararak onu dinliyorlardı. İşin en ilginç yanı, ilçeyi gezmeye gelmiş turistler onu dinliyorlar ve dilinden anlamamalarına karşın, onlar da hüngür hüngür ağlıyorlardı… O gelmeden sıkışıp, biraz dinleyip gideriz diyenler, yavaş yavaş altlarına kaçırdıkları halde bırakıp gidemiyorlardı. Bakan, Efe’nin kahramanlıklarını anlatırken, onun akrabasıyım diyen karşıt partili bir yandan ağlayıp, diğer yandan koluyla burnunu siliyordu… Ya Başkan ? Babasının amcası olan o kahraman çocuk Ebuziddin’e, bu bir tek heykelle borçlarını ödeyemeyeceklerini düşünüyordu… Açılışta, ilçenin tüm çocukları orada toplanmış, bir zamanlar kendileri gibi çocuk olan bu kahramanın yaptıklarını dinliyorlardı. Yunan askerleri, çocuğun işediği bu yerde, nasıl olsa Efe yoktur diye, oraya bakmadan gitmişlerdi… Başkan’ın geri zekalı oğlu Zeki, bunları duydukça, kendisine kızıyor, niye ben değil de o çocuk diye düşünüyordu. Eline böyle bir fırsat geçse, onun da heykelini diktirir miydi acaba babası ?.. “Niye diktirmesin,” diye söylendi kendi kendine. Öyleyse bir fırsat geçirip eline o da işemeliydi bu çukura ?.. “Böyle çocuk bi daha gelmez bu dünyaya,” diyordu Bakan. Konuşmanın da sonlarına gelmişti. Bir an önce bitirip, garaj helasını da açıp gitmeliydi metresinin yanına. Bi yandan konuşup bi yandan da bunları düşünen Bakan, arkasından yavaş yavaş yaklaşan, Başkan’ın geri zekalı oğlunun farkında değildi. Bakan’ın tam arkasına gelen Zeki, durup bekledi. Konuşmasını bitiren Bakan, “Hayırlı olsun,” deyip heykelin üstündeki örtüyü çekip aldı. Eli çükünde bir çocuk heykeli çıktı ortaya. Belediye çavuşlarından biri, biraz ilerideki vanayı çarçabuk açınca çocuk Ethem Efe’nin yattığı çukura işemeye başladı.Çılgınca bir alkış kopmuştu heykelin örtüsü açılınca. Çocuk işemeye başladığında alkışlar daha da yükseldi. İnsanların kendilerinden geçercesine alkışlamaları Bakan’ı da duygulandırmıştı. Alkışlar tam kesilecekken, yeniden yükseldi. Bakan, akıl erdiremediği bu alkışın nedenini düşünüyordu. Durumu ilk gören Belediye Başkan’ı oldu. Zeki, tıpkı Kahraman çocuk gibi tutmuş, Bakan’ın bacaklarının arasından havuza işemekteydi. Dur mur derken, herkes Zeki’nin ne yaptığını görmüş oldu. Bu arada Bakan’ın pantolonunu çıkarmadan çiş yaptığını sanan ve onu çılgınca alkışlayan topluluk da işi anlayınca alkışı kesmişti. Babası, dur yapma, etme demişse de Zeki işini sürdürmüştü. Bakan işin farkına varıp, dönüp arkasındaki Zeki’ye tokadı çakıncaya dek, üstü başı ıslanmış, hatta birazcık da ağzına çiş kaçmasına engel olamamıştı. Zeki, Bakan’dan yediği tokadın etkisiyle Ethem Efe’nin saklandığı çukura düşmüştü. Bakan, Zeki’nin Belediye Başakanı’nın oğlu olduğunu, zekasının da kıt olduğunu öğrendiğinde üzüldü. Öyle bir çocuğun babası olduğu için Başkan da, Bakan’ın karşısında epeyce bozuldu. Belediye binasına geçen Bakan, valizinde bulunan yedek elbisesini giydi. İyi ki yedek takımı almışım diye sevindi… Helanın açılışı daha görkemli olacağa benziyordu. Bakan’ın birinci konuşmasını dinleyen halk, ilçeyi dolaşıp onun ne büyük bir adam olduğunu kısa sürede çevreye yaymıştı. Övgüyü duyanlar koşup geldiler. Topluluk bir kaç kat daha artmıştı. Belediye Başkan’ı, turistlerin törenlere ilgisini görünce, bu kez önlem alıp, İngilizce, Fransızca ve Almanca bilen birer çevirmen görevlendirmişti. Bakan boğazını temizleyip konuşmaya başladı. Bakan konuştukça helanın önündekiler coşuyordu. Halka helanın tarih içindeki yerini anlatıyordu Bakan. Ne önemli bir esermiş bu hela denilen şey; tarihimiz hela yaptıran padişahlarla doluymuş meğer… Bakan, şimdi de helanın ülke kalkınmasına yararlarını anlatıyordu. Soluk almadan dinliyordu halk. Çevirmenler, konuşmayı çevirdikçe, Turistler, “Veri gut”, “Tre biyen”, “Şön şön” diye bağırıyor, Bakan’a çiçek atıyorlardı… Konuşmanın sonları yaklaştıkça Bakan iyice coştu. Şimdi de sık sık çiş yapmanın, sağlıklı yurttaş olmanın baş koşulu olduğunu anlatıyordu. Öyle ballandıra ballandıra anlatıyordu ki, etki altında kalan dinleyiciler yavaş yavaş kıvranmaya başlamışlardı. Bir kaç açıkgöz atik davranıp yeni açılacak helaların, gayri resmi açılışını yapıp rahatladılar. Diğerleri Bakan’a ayıp olur korkusuyla tutmaya çalışıyorlardı. Dayanamayıp helaya koşanlar ise, sırasızlıktan donlarına koyuvermek zorunda kalıyorlardı. Bakan : “Adam olacak çocuk çişinden belli olur” diye boşuna dememiş atalarımız,” diye haykırıyordu. Arkasından : “Bana çişini göster, senin nasıl adam olduğunu söyleyeyim,”dedi… İyice kaptırmıştı kendisini. Ortalık, göz yaşları ve sidik kokularıyla dolmuştu. Ne oluyordu böyle kendisine ? Şaşırdı. Bugüne değin kendi konuşmasının etkisinde hiç kalmamıştı Bakan. Dinleyenler coştukça o da coşmuş, sonunda olan olmuştu. Pantolonunun önü ıslanmış, yağlı kuzu etinden sonra içtiği tüm sular, çağlayanlar gibi akıyordu önünden. Durumun farkına varan Belediye başkanı sırtından ceketini çıkartıp Bakan’ın önüne sardı. Bakan aldırış etmiyor, konuşmasını sürdürüyordu. “Biz halk adamıyız,” diyordu. “Halkımız ne yer ne içerse onu yer onu içeriz ve de halkımız ne yaparsa biz de onu yaparız…” Bu sözleri duyan turistlerden büyük bir alkış tufanı koptu. Kendi dillerinden şöyle diyorlardı : “Bizde yok canım. Böylesi yok bizde. Bize de böyle bir bakan ihsan eyle May Gat…” Tören bitip Belediye’ye geldiklerinde, üstünü değiştirmesi için Bakan’ın valizini getirdiler.Valizde yalnızca Zeki’nin işediği elbiseler vardı. Başka yedek olmadığını gören Başkan, pazar olmasına karşın ilçedeki dükkanları açtırabileceğini söyledi. Bakan : “Boşuna.Benim bedenime göre hazır giysi bulunmaz”dedi. Ancak diktirebiliriz. O da olanaksız. Hemen gitmem gerekiyor. Başkan : “Battal beden olmaz mı sayın Bakan’ım?”diye sordu. Bakan : “Ben Battal Gazi beden giyerim”dedi. Bakan, pantolonunu çıkarmış, gazinoların birinden alınmış iki masa örtüsünün birbirine eklenmesini bekliyordu. Masa örtüleri dikilip Bakan’ın beline sarıldı. Ekose kumaşlardan etek diktirmiş gibi oldu. Bu haliyle İskoçlu Turizm Bakanı’na benziyordu… Kalkıp aşağıya indiler. Herkesin elini sıkıp, “Hoşça kalın” diyen Bakan, kendisini bekleyen sürprizden habersiz, gülücüğü eksik etmiyordu yüzünden. Zeki, babasından yediği dayağı ilçelerine gelen o koca adamın yüzünden sayıyordu. Kendisi, koskoca Belediye Başkanı’nın oğluydu. O herif dövemezdi onu. Kimseye görünmeden, elinde çükü, Bakan’ı bekliyordu sütunun arkasında. Bu işi yapması için kendisini dolduran arkadaşları, ona üç sürahi su içirtmişlerdi. Suyun etkisiyle durumu hiç de iyi değildi Zeki’nin. Ha işedi ha işeyecekti. Elindekini, boynundan sıkıp suların akmasını zor önlüyordu. Çok sıkmaktan canı yanıyordu. “Hah,” dedi Zeki. Bakan kendisine yaklaşmış, önünde de kimse olmadığından, durum tam Zeki’nin istediği gibiydi. Fırladı yerinden. Bakan’a doğru koşarken elindekini de özgür bıraktı. İtfaiye hortumunu aratmayacak kadar su fışkırtıyordu Zeki… Neye uğradığını anlayamayan Bakan, çareyi arkasını dönmekte bulmuştu. Önünden sonra şimdi de arkası ıslanıyordu. Zeki’yi durdurmak isteyenler, suyun baskısından dağıldılar. Babası arkasından sarılıp onu durdurmak istedi ama boşuna. Zeki atik davranıp geriye dönünce Başkan da suyun tazyikinden sırt üstü yuvarlanmıştı… Her şeyin bir sonu olduğu gibi, bunun da sonu vardı doğal olarak. Zeki’nin önündeki terkos musluğu gibi tıslamaya başlayınca, oradakiler onu yakalayıp cezasının biraz sonra babasınca infaz edilmesi için belediye binasına soktular… Bakan arabaya binerken sidik kokan İskoç eteğini anı olarak saklaması için Belediye Başkanı’na verdi. Başkan eteği öpüp başına koyacaktı; ağzına kadar götürdü, öpemeden geri çekti… Bakan İlçe halkına ve Turistlere el sallayarak gidiyordu. Altında slip don, üstünde ıslak lacivert ceket ve koyu renk boyun bağıyla. Bu haliyle altı kaval üstü Şişhane gibiydi…

Anasonlu Pasta

10 Eylül 2015Burak Kaya0

Senin baktığın yere gidiyorum, gözlerini kısarak. Bir göğsükızıl, renklerini geçtiği yerlerde bırakıp gökyüzüne yükseliyor. Her teliyle ayrı değiyor havanın yumuşaklığına. Ilık mavi ışıyarak geçiyor yanından, bulutlar düşüyor yere. Şaşkın bakışları kanat uçlarından aşağı doğru uzanan koyu karaltının üzerinde geziyor. Göz ucuyla izliyor, yerde, hızla kayan gölgesini. Kayalıkların üzerinden geçiyor eğilerek, ayakkabı boyacısına değiyorken bir ucu, balık satıcısının tek gözünü karartıp arka mahallelere doğru yitiyor diğeri. Kanatlarını açıp dinleniyor uçarken. Gökyüzünde asılı bir tablo gibi bekliyor zamanı. Aşağıdan bakınca, düşmeden yıllarca durabilir gibi görünüyor gökyüzünde. İki erkek çocuk kavga ederken ağaçlıkta, aralarına sokuyor gölgesini, kılıç gibi keserek telleri, evlerin üzerinden aşağı. Ağaçların en üst dalınının kokusuna, minare ucu rengini ekleyerek geçiyor şehrin bin tane şehir üstünden. Taze ot kokusu getiriyor, is kokusu taze, denizin ötesinde. Kanatlarının altında çocuklar geziyor. O geçince, anneler çiçek takıyor çocukların yakasına. Baharın en güzel günleriydi Ankara’da. Kızılay’dan meyva ile rakı alıp gelmiştik. Dikmen vadisine bakan yeni yapılmış sarı bir evdi. Girişten bir kat aşağı inilse de arka yandaki balkonu yerden en az iki metre yukarıdaydı. Bugün bile bekar evi denince benim aklıma orası gelir: Hem karanlık hem aydınlık, hem kalabalık hem tek başınalık, hem aradığını bulmak hem kendini yitirmek… Az önce İlhan, meyvaları doğrayayım, kadehleri de alıp geleyim diyerek mutfağa gitti ancak on dakika geçmesine karşın bir türlü gelmedi. İlhanı’ı değil ama içkiyi merak edip mutfağa girdiğimde İlhan’ı elinde sona kalmış bir kaç meyvayı yerken buldum. Sol elinde sadece iki tane erik kalmıştı. – Oğlum dalmışım yemeye, unuttum rakıyı da sizi de. – İki kiloya yakın meyvayı on dakikada yemişsin. – Söylenip durmayın oğlum, gider alırız. İki dal üzüm için iki kitap konuştunuz. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bu saatte ne açık bakkal bulabiliriz ne de manav. Çıkmadan önce “ben gelene kadar oyalanın” diyerek masaya getirdiği peyniri de, bu evdeki bütün eşyadan daha kıdemli gibi göründüğünden kimse yemeye yanaşmadı. İlhan kırılmasın diye, bu peynirin, rakının tadını bastıracağını bahane edip, giderken peyniri tabağı ile birlikte çöpe atmasını söyledik. İlhan, çöpe atarsak çöpü kokutur deyip, peyniri ağzına attı. Saat geceyarısına yaklaşıyordu çıktığında. Çevrede bakkal olmadığı gibi cebinde para da yoktu İlhan’ın. Herkes bir saatten önce gelmez derken beş dakika geçmeden kapı çaldı. – Oğlum, size bir sofra yapacağım, parmaklarınızı yiyeceksiniz. O anda herkesin yüzünde bir ışık belirdi. Beklentiler gerçekleşmemişti. Gülme sesleri ile doldu sofra. Ta ki İlhan elinde iki tabakla içeri girinceye kadar. – İlhan, bunlar ne, doğum günü mü kutlayacağız? – Saçmalamayın oğlum, bugüne kadar pastayla rakı içtiniz mi de konuşuyorsunuz? – Sen içtin mi? – Ben bir keresinde bir kokteylde içmiştim, süper oluyor. Pastaneden ay başında öderiz diye biri kestaneli, biri meyvalı iki tane pasta almış. Veresiye olduğu için ikisi de en büyük boy. – Mideyi bozmayalım. – Önce pastayı ağzınıza atar, sonra rakıyı içerseniz bir şey olmaz. Önce rakıyı içerseniz mideyi bozar. İlhan, herkesi daha fazla sinirlendirmeye çalışıyormuş gibi, bilmiş bilmiş konuşuyor, anlamadığı konularda uzmanmışçasına yanıtlar veriyor, her yudumdan sonra şerefe diyerek sürekli kadehini havaya kaldırıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse pasta ile rakının tadı çok güzel olmasa da sonuç herkesin tahmin ettiğinden daha iyiydi. İlhan bunu sezince dozu artırarak: – Ben olmasam, fareler gibi ömür boyu peynir yerdiniz. – Rakı mezesi şarküteriden değil, pastaneden alınır. – Önümüzdeki hafta şarap getirin, ben de size keşkül yapayım. gibi saçma sapan şeyler söylemeye başladı. Sürekli mutfaktaki yeteneklerinden söz ediyordu. Yemek yapımı ile ilgili verdiği ipuçları arasıra inandırıcı gibi gelse de art arda yemek tarifi dinlemekten masadaki herkese gına gelmişti. Tarifler ise hepimizin bildiğini sandığı yemekleri aslında bilmeden yapıp yediğimiz, bazı püf noktalarına dikkat edersek yemeğin daha lezzetli olacağı ile ilgiliydi. İlhan, yemeğe konacak domatesin plastik rende ile rendelenmesi durumunda yemeğin lezzetsiz olacağı, işlemin mutlaka metal rende ile yapılması gerektiği, kaliteli havagazının yemeği düzgün pişireceği, küçük bıçakla kesilmiş bifteğin yavan olacağı ve buna benzer zırvalıkları sıralayıp duruyordu. Kendisi de dahil kimsenin neden sonuç ilişkisi kuramadığı bu ipuçlarından, sofradakiler iyice sıkılmıştı. Sanki bu akşam herkes daha hızlı içiyordu. Pastalar neredeyse yarılanmış, ilk şişenin de dibi görünmüştü. Kısa süre geçmesine karşın benim de başım dönmeye başlamıştı. İlhan, sarhoş oldukça daha yüksek sesle ve makineli tüfek gibi konuşmayı sürdürüyordu. Herkesin yanlış bildiği konuların başında çay demlemenin olduğunu söyledikten sonra, çay yaparken demliğin altta, çaydanlığın üstte olması gerektiği anlatmaya başladı. O zamana kadar sessizliğini koruyan Serhat, birden patladı: – Siktir lan! O anda İlhan’ın gözleri büyüdü. İlhan’ı tanımasak bu söze alındığını düşünecektik. Hepimize şaşkın şaşkın baktıktan sonra, tuvalete doğru koşmaya başladı. Banyo kapısının gıcırtısı, İlhan’ın kusma sesinden birkaç saniye sonra geldi. Yarım saat sonra döndüğünde bizi suçlayan bir ifade ile evde garip bir koku olduğunu söyledi: Anasonlu pasta kokusu. Şimdi tüm şehre dokunarak geçen göğsükızıl gibi, gözümün önünden geçti zaman. İlhan nerededir, utanır mı acaba anlatırken? İstemez belki. Yeniden yapsak, eski tadında olur mu İlhan’ın anasonlu pastası? Belki bu yüzden gözlerimiz arkamızda. Yenisi olmayan anılar, duygular, insanlar. Bazen pusulasını bile yitiriyor insan, şaşırıyor ne yana bakacağını. Ben o yüzden sadece senin, gözlerini kısarak geldiğin yere bakıyorum.