Cemal Efendinin Yoldüzeri

Köyümüzden yetişen ünlü kişilerin başında Yoldüzerci (Köylüler Buldozeri ‘Yoldüzer’ olarak türkçeleştirmişlerdi.) Cemal Efendi’nin olduğu söylenebilirdi. Cemal Ağabey otuz yaşlarında sıska, sağlıksızca görünen ince, uzun boylu, uzunca boynunun ön tarafından, çiğnemeden yutmaya kalkıştığı sert bir lokma boğazına düğümlenmiş gibi gırtlağı dışarıya fırlamış bir saygı değer ağamızdı. Köyün delikanlıları on beş ile yirmi iki yaş arasında evlendirilmelerine karşın o, çevrede henüz kendisine layık bir kız bulunamadığından hala bekârdı.

Nasıl olup da buldozer operatörü payesini kazandığını kimselerden öğrenememiştim. Kışın köy odalarında, duvar duldalarında, cami önlerinde Cemal Efendiden söz açılmadığı zamanlar pek az olurdu. Onun, sürdüğü dev gibi makinasıyla dağları deldiği, yüz kişinin bile bir günde açamadığı yolları, hendekleri, yarmaları bir saate kalmadan açtığı konuşulurdu. Aslında onun makinesini de dağları delişini de pek gören eden yoktu bizim köylülerden. Yine de kulaktan dolma hikâyeler anlatmaktan kendilerini alamazlardı. Biz çocuklar da bu anlatılanları olağanüstü bulur, bir bilim kurgu ya da tanrısal bir gücün öyküsü gibi heyecanla dinlerdik.

Güneşli, hoş bir sonbahar gününün erken saatlerinde hasas (Gece Bekçisi ve muhtarın yardımcısı) kapı kapı dolaşıp Cemal Efendinin yoldüzeriyle o gün köye geleceğini, susa(şose) ayrımında karşılamaya gidileceğini duyurdu. Duyuruyu alan evlerde anında, herkesten önce yola koyulma arzusunun telaşı yaşanmaya başlandı. En çok da biz çocuklar bu haberi sevinç ve heyecanla karşıladık. Babam evde değildi. Annemin ise her zaman olduğu gibi işi başından aşkındı. Küçük erkek kardeşimi de alarak ablamla beraber evden çıktık. Pek çok hane, tam kadro, çoktan susanın yolunu tutmuştu bile. Küçük amcamlar ailecek biraz ilerimizde yürüyorlardı. Onlara yetişmek için bir süre koştuk. Yola erken çıkanlar, köyün karşısına düşen harman yerinde toplanmaya başlamışlardı. Delikanlılar, genç kızlar, gelinler hazır ellerinin altındaki en iyi, en güzel giysilerini takılarını giyip kuşanmışlardı. Daha biz harman yerine erişmeden davul-zurna sesleri ile ortalığı bir coşku seli sarmıştı. Vardığımızda halayın ikinci halkası da yükünü tutmuştu. Yine de ablam bir yerlerinden halkayı kırıp halaya katılmayı başardı. Arkadan gelenler yeni halkalar oluşturdu, eskileri büyüttü. Davul-zurna bir çift iken iki çift oldu. Biz çocuklar da kendi aramızda oluşturduğumuz guruplarla halkaların içine dalıp, oyunlar oynadık.

Yaklaşık bir saat sonra, yürüyemeyen yaşlı ve hastalarla, annem gibi işi yoğun olan beş on kadın dışında, bütün köylü harman yerindeydi. Dışarıdan bakıldığında, kesinlikle büyük bir düğün şöleni olduğu kanısına varılırdı.

Köyden gelenlerin arkası alınınca muhtar, davul-zurnayı susturdu, ahaliyi başına topladı. Küçük amcamın da içlerinde olduğu birkaç kişiyi yanına çağırdı. Bir kurul oluşturdular. Kurul, önce gençlerden bir tertip komitesi kurdu. Bu komite, gerek yürüyüş sırasında, gerekse susa yol ayrımında beklerken düzeni sağlamakla görevlendirildi. Gerekli direktifler verildi, uyarılar yapıldı. Sonra da yaşlı erkekler en önde, dörderli sıralar halinde kalabalığa yol verildi. Kısa bir süre sonra kalabalık, bir toz bulutu içinde adeta kayboldu. Topuklardan kalkan toz bulutu görüş mesafesini yirmi-otuz adıma kadar düşürmüştü. Fakat yutulan bu tozdan kimsenin bir rahatsızlık duyduğu filan yoktu.

Susayla harmanların arası yaklaşık iki kilometre kadar vardır. Bu büyük kortejin bir ucu susaya ulaştığı sıralarda ortalıkta bir söylem yayıldı. Cemal Efendi köye diğer kestirme yoldan gelebilirmiş. Öyle ya, bu makinaya düz yol gerekmiyor ki. Dere, tepe, dağ, bayır dinlemiyor. Düz duvara bile tırmanıyor. İcabında yolunu kendisi yapıp devam ediyor. Öyle olunca da neden susayı dolanarak yolunu uzatsın?

Yarım saat içinde bütün köy susanın kıyısındaki Çapıtlı Pınar denilen çeşme gerisindeki meraya yığıldı. Tertip komitesi, ayağına tez iki delikanlıyı öteki yolu gözetlemeğe yolladı. Bu gençler, kese yolun şehre bakan en yüksek noktasında bekleyecekler, makinanın o yola saptığını görür görmez şimşek gibi gelip haber verecekler. Böylece, karşılama töreninin o tarafa aktarılmasında zaman kazanılacak.

Gözler bir kilometre kadar yukarıdaki dönemece dikilmiş bir vaziyette, beklemeye başladık. Dönemecin arkasından işitilen her motor sesi ile hepimizin yürekleri peleziyordu. Ama her seferinde ya bir kamyon, ya kaptıkaçtı, ya da bir traktör dönemeçten burnunu çıkartıyordu. Yanımızdan geçerken de, bizim makinamızın gelemeyişinin sorumlusu sanki bu araçlarmış gibi sataşmalara, küfürlere, hatta taşlanmalara hedef oluyorlardı. Topluluğun bu garip tutumu karşısında sürücüler şaşkınlık, hayret ve korku içinde gazlıyorlardı araçlarını. Arkalarında bıraktıkları yoğun toz bulutu sayesinde, sanki yaklaşan bir tehlikeden gizlenerek korundukları izlenimi veren bu makinalar kısa bir süre sonra aşağıdaki dönemeçte yitip gidiyorlardı.

Öğle vakti oldu, Cemal Efendi ve yoldüzeri hala görünürlerde yoktu. Sinirler gerilmeye, sabırlar taşmaya başlamıştı. İnsanlar, özellikle de biz çocuklar acıkmıştık. Ama yoldüzer makinası olmadan kimsenin köye dönmeye niyeti yoktu. Gözler dönemeçteydi. Kimse, her an dönemeçten çıkabilecek olan yoldüzeri ilk önce görmek onurunu kaçırmak istemiyordu sanki. Garagaşların Sadık emmi:

“Yavı millet, biz boşu boşuna hüşümleniyok (kaygılanıyoruz). Bu yoldüzer makinası her şeylere gadir, her bi şeyi testemam dediğiniz gibi yapıyo da, bi türlü hızlı gidemiyo. Her yiğidin bi gusuru olur, bununkisi de bu işte. Bizim gağnılardan az birez hızlı. Gavrık Fadime’nin dediğine bakılırsa makine Saraykoyün altında bi yerde çalışıyomuş. Demem şu ki, Saraykoy buraya at sırtında sekiz, dokuz saat çeker. Guşluk vakdı yola çıkmış olsa şimdiye gelemez. Telaşlanmamız boşuna. Birezden dönemeçten çıkar bana galırsa. ”

Sadık emminin konuşması ortalığı biraz yumuşattı. Umutlar yeniden kamçılandı. Kalabalık homurdanmayı kesip yeniden kulağını, gözünü dönemece çevirdi. Bir süre sonra dönemecin arkasından duyulan bir motor homurtusu yeni bir umut ve heyecan rüzgârı estirdi. Ne yazık ki dönemeçten, yine kasası tıka basa insan yüklü bir kamyon göründü. Gözlerdeki umut bir kere daha kırgınlığa, ardından da öfkeye dönüştü. Kamyon ağzı açılmamış sövgüler eşliğinde taşlı, sopalı bir gösteri ile uğurlanıyordu ki dönemeçten, hiçbir şeye benzetemediğim garip bir yaratık daha görünüverdi. Kimsecikler bunun, bizim yoldüzerimiz olduğundan emin olamadı önce. Herkes kuşku ve merakla bekleşiyordu. Traktörden bile yavaş giden bu yaratık kalabalığın önüne gelince durdu. İnsanlar adeta nefeslerini tutmuştu. Cemal Efendiyi görüp tanıyıncaya kadar beklenenin o olduğuna inanmış gibi görünmüyorlardı. Hayal kırıklığına uğrama olasılığından kaynaklanan korku ve heyecanları bakışlarına çöreklenmişti.

Sessiz bekleyiş Gavrık Fadime nenemin “Cemalım, gozümün kokü yavrım, gozlerimiz yolda galdı.” Diyen sevinç narası ile birden coşkuya dönüştü. “Yaşasın Cemal Efendimiz!” bağırışları davul zurna sesleri ile birlikte karşı Cıngırdaklı Tepelerinde yankılandı. Bütün köylünün yoldüzere saldırıya geçtiğini sanacağınız, bir hücum oldu bir an. Büyük, küçük tüm insanlar Yoldüzere daha yakın olabilmek için adeta birbirlerini çiğniyorlardı. Düşüp altta kalan çoluk çocuğa, kadına kıza aldıran yoktu. makina bir anda sarıldı. Biz çocuklar, yol bulamadıkça, büyüklerin bacaklarının arasından geçerek makinanın dibine kadar girmeye çalışıyorduk. Ben ona erişmeyi başaranlardandım. Meretin o kadar çok eli, kolu, ayağı, bacağı vardı ki dokunursam, bir tarafından uzanacak bir el, bir kol beni kapıverecekmiş gibi geliyordu. Kırkayak gibi bi şey bu. Kırkayaktan oldum olası nefret ederim. Bu makinadan galiba hoşlanmadım. Ona her dokunuşumda bir tırtıla, bir kırkayağa dokunuyormuş gibi ürperdiğimi anımsıyorum. Becerilerine ilişkin meraklandığım pek çok şey var aslında. Ama öğrenmesem de olur. Çünkü büyüyünce bu makinaya şofor olmak istemem. Şimdi bütün köy halkı, özellikle de kadınlar tekeri bile olmayan bu garip yaratığın nasıl olup da yürüyebildiğini, dağ, bayır demeden yollar yaptığını, hendekler, yarlar açtığını anlamak için incelemelerini artan bir merakla derinleştiriyorlardı.

Cemal Efendinin yakınlarının, çalımlarından yanlarına varılmıyor. Devletin makinası sanki babaların malı. Yakınına sokulup inceleme yapanlardan, bir ücret istemedikleri kaldı. Yeğeni tırıs Abdi, biz çocukları makinaya yaklaştırmamak için yapmadığını bırakmadı. İçimde, nedenini bilmediğim, giderek kabaran bir öfke var. İçim içime sığmıyor. Dokunsalar ağlayacağım. Ablamın kolundan asılıp, “Hadi eve gidek. Yoldüzeri gördük işte.” diye sızlanıp duruyorum. Ablam hiç oralı olmadı.

Şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım biri “Haydi bakalım Cemal Efendi oğlum, bin şu alametine de köye varalım. Orda hemi bizim işleri yapdırır, hemi de bize marifetlerini gosdürürsün.” Bir başkası, “Şu gazma dişleriyinen yoharı mehlenin yolunun üzerindeki yerli gayayı bi sökdürüver hele. Ordan gağnıynan geçemiyoh biliyon daal mi?” Sarı Hurşit emmi : “Ula Cemal, gelmişiken şu bizim Garamıh Ali’nin hezannarını da galdırıp yerlerine goyuver herif. Garip, o goca çıra hezannarı iki gat dama nasıl çıkarırım deyi tasalanıp duruyodu.” Ardından başka istekler de oldu Cemal Efendiden. Anlayacağınız bizim köyün bu makinaya yaptıracakları çok işleri vardı. Cemal Efendi Hızır gibi yetişmişti. Yıllardır bu günü bekliyorlarmış meğer.

Köylü, bu garip makinanın köyde misafir kalmasını çok arzuluyordu. Bundan, büyük gurur duyacakları besbelliydi. Çevre köylerin nazarında çok büyük bir itibar kazanacakları kesindi. Makinaya bakışlarında sanki: “Bu merete sahip olan bir köyün asla sırtı yere gelmez. Herkes o köye, o köylüye gıptayla bakar. On köy bir yana, Yoldüzer bir yana.” der gibiydiler. Kimse, Cemal Efendiye bir şey deme fırsatı vermiyordu. Bunun üzerine Cemal Efendinin babası Kavpak Dursun emmi yoldüzerin tırtıl tekerinin üzerine çıktı ve “Heeey millet! Cemal sizlere bi şey demek isdiyo. Şöyle toplanın hele bu tarafa.” diye bir duyuru yaptı. Kalabalıkta bir kaynaşma, bir dalgalanma oldu. Anında Cemal Efendinin çevresinde genişçe bir yarım halka oluştu.

“Emmilerim, nenelerim, ağalarım! Amirim bana “Mesayı bitmeden işinin başında olacaksın.” diye kati emir verdi. Dönmezsem işimden olurum. En az dört saatlik yolum var. Gusuruma kalmayın. Böyük zahmetler edip beni karşılamıya gelmişiniz. Hepinizin ayaklarına sağlık. Böyüklerimin ellerinden, guccüklerin gozlerinden öperim. Hadi bana eyvallah.”

Cemal Efendi bir sıçrayışta makinasının kaptan köşküne çıkıp makamına oturdu. Makina homurtularla ileri geri gitti, geldi. Sonra da tepesinden kara bir duman püskürterek geldiği yönde yolu tuttu. Kısa bir süre sonra dönemecin arkasında kayboldu. Neye uğradığını bilemeyen köylü şaşkın ve kızgın arkasından baka kaldı Yoldüzerin.

Sessizliği ilk bozan Cemal emmi (Ayı Cemal) oldu; “Peh! Bohumun iti, gendini bi matah sandı. Bu avanak koylü birez irabet, ehdibar gosdürdü ya…” Bir başkası hemen söze girdi; “Biz onu böyüdek dedik ele gune garşı. O ne yapdı?” Sarsak Dudunun tiz, cırtlak sesi herkesi o yana baktırdı. “Mesayı dediği şey neyise, koyde yok muydu? Birez verseniz de Cemal Efendinin mesayısı bitmeseydi ya.” Bu sözlere birkaç emmi gülüştü, bir şey anlamayanlar bir açıklama bekler gibi bakıştılar. Lafı yine Ayı Cemal emmi kaptı, “Bi koyün şerefinin, hasiyetinin içine sıçtı haşa vızırdan (Haşa huzurdan). Dibeklerden adam çıkdığı görülmüş mü bu güne gadar? Ne de olsa Gaypağın gıçından düşme. Ne beklenirdi ki bundan öte…”

Cemal Efendinin küçük kardeşi Sülük Hasan; “Cemal emmi, söylediğini gulağan duysun. Ben ağama, sülaleme, soyuma ireli, geri laf söyletmem. Hele senin gibisine heç söyletmem. Ağzını topla, otur, oturduğun yerde.”

“Ne diyon ulan Sülük! Benim gibisi neyimiş hele de bahayım. Ulan dürzü. Ulan anan kim, baban kim senin hele bi de, de duysun âlem! Soycak kenef çukuru olduğunuzu bilmiyen mi var?”

Kalabalıktan Sülük Hasan’a hafif yollu küfürlerle, sövgülerle karışık laf atmalar arttı. Sülük ve amca çocukları, bu sataşmalara bir üst perdeden karşılık vermekte gecikmediler doğal olarak. Bazılarında eski husumetler de depreşince hava iyice gerildi. Hanımlar erkeklerinin yanında mevzilenmekte gecikmediler. Karşılıklı kirli çamaşırlar, hakaret üslubu içinde ortaya dökülmeye başladığında sanırım artık ok yaydan çıkmıştı.

İlk darbe Altıparmak Yonuz (Yunus) dan geldi. Elindeki değneğe hız kazandırmak için geriye hızlı bir şekilde kaldırırken değnek, tam arkasında duran anasının kafasına öyle bir oturdu ki kadının çığlığı ortalığı birden karıştırdı. Sinirleri cura teli gibi gerilmiş bir kısım köylü Dibekler tayfasının üstüne atmacalar gibi çullandı. Ellerine ne geçirirlerse, Allah yarattı demeden önlerine çıkanın kafasına, gözüne indirmeye başladılar. Havada uçuşan küfürlerin ve sövgülerin düzeyi edep ve hayâ sınırlarının hayli üzerine çıkmıştı. Elleri birbirinin saçına kilitlenmiş genç, yaşlı kadınların küfür dolu çığlıkları erkekleri ha bire ateşliyor, can havliyle düşmana ölümcül darbeler indirmelerine destek veriyordu. Biz küçüklerin bir bölümü bir tümseğin arkasına sinmiş, korku içinde kavgayı izlerken, ana baba, ağabey ve ablaları kavganın içinde olan bazı çocuklar da, düşman tarafından denk getirdiklerinin kolunu, bacağını ısırarak bekledikleri zaferlerine ellerinden gelen katkıyı sağlıyorlardı. Bu arada kavgayı aralamaya çalışanlar da yok değildi doğal olarak; Abbas emmi, Kel Cemil emmi, amcam, Kara Elif nene ve daha birkaç yaşlı insan. Bunlardan, çabalarının ödülünü ilk alan Kel Cemil emmi oldu. Kafasına yediği, kimin vurduğu belli olmayan, bir odunla kanlar içinde olduğu yere çöktü. Sövgü yüklü homurtularla, bir yandan emekleye sürüne kavganın göbeğinden uzaklaşmaya, kendini selamet bir yere atmaya çabalarken bir yandan da, kirden desenleri kaybolmuş çiçekli mendilini, alnının yukarısına bastırarak suratından aşağı akan kanı durdurmaya uğraşıyordu. Suratının değişik bölgelerine birkaç yumruk darbesi almış, bu arada ceketinin bir kolunu kaybetmiş olan Kara Durak emmi de kavgayı aralama hevesine kapılan bir başka bahtsız emmimizdi.

Kavga büyüdükçe büyüdü, kızıştıkça kızıştı. Artık ayağa kalkması olanaksız görünen birkaç yaralı daha, şuraya buraya uzanmış, kendilerine uzatılacak bir yardım eli bekliyorlar. Fakat kimsenin kimseyi görecek ne hali var, ne zamanı var. Cemal Efendinin amcaoğlu Çöp Hüseyin, saçları kana bulanmış, bir kenarda cansız yatıyor.

Anası başında dizine vura vura “Amanın yavrımı gurtarın gonşular. Aslanım gediyo, yetişin. Gurtarın yiğidimi bohunuzu yeyim.” diye kendini yerden yere atıyor. Fakat kimsenin Çöpü görecek gözü yok. Herkes ya kavgada, ya da kendi başı derdinde. Tekmeyle, yumrukla, taş ya da sopalarla ortaya koydukları savaşın düşmana verdiği acıyı yeterli bulmayan bazıları, çoğu kez yattıkları yerden, gün yüzü görmemiş sövgülerle, onların canını daha da acıtmanın zevkinden de kendilerini mahrum bırakmıyorlardı.

Ölüsü başında ağıtlar yakılan kimse yoktu henüz. Savaşın bitiminde kayıplar umulandan azdı. Bunun ise iki nedeni vardı bence; Birincisi, savaş alanının taşsız bir yer olması. Bu önemli etkeni geçersiz kılmak için, şosenin kaldırım taşlarına yapışıp tüm becerilerini sergileyerek, birkaç taş sökmeyi deneyenler de olmadı değil. Ama bunda başarılı oldukları söylenemez. Bu yüzden de taraflar, biri birinin kafasına, ağız tadıyla indirerek hasmını sonsuza dek saf dışı bırakacak şöyle okkalı taş bulmakta çok zorlandılar. İkinci etken ise savaşın tam ortasında aşağıdan beri, şehre tam bir römork dolusu insan taşıyan bir traktörün çıkıp gelmesi oldu. Sürücü, traktörü kenara çekip durmayı akıl etmişti. Birkaç kadın ve çocuk dışında hemen herkes römorktan indi ve hızla savaş alanına daldılar. Hala ayakta kalmayı başarmış beş, on dövüşçüyü birbirinden söktükten sonra yaralılara yardıma koyuldular. Kısa süre sonra canhıraş feryatların ve sövgülerin yerini yürek parçalayıcı iniltiler kapladı.

Kendiliğinden oluşan ilk yardım ekibi Sarı Veli ile Hasibin Memişin acele hastaneye yetiştirilmesi gerektiğine hükmetti. Apar topar ikisini de traktörün vagonuna taşıdılar. Başlarının altını çul, pala ile besleyerek yan yana uzattılar. Kavgada, akraba tayfasından sağlam kalmış birkaç kişi de başlarında olmak üzere balık istifi bir durumda, traktör çatırdaya, patırdaya yeniden yola koyuldu. Kavga sona erdi. Köylü, Dibekler tayfası ve diğerleri olmak üzere ikiye bölündü. Köye dönüş yolunda ilk hareket, Dibeklere karşı olan cephede başladı. Az çok sağlam, ayakta kalmış olanlar yürümekte sıkıntısı olanların kollarına destek oldular. Artık, karşılamaya giderken yol boyunca atılan kahkahalardan, bağ yollarını inleten davul zurna eşliğinde söylenen coşkulu türkülerden, çekilen halaylardan eser kalmamıştı. İşitilen sadece beddua ve küfürler eşliğindeki inlemelerdi.

Şoseden hayli uzaklaştık. Geriye döndüm, Dibekler tayfası hala oldukları yerde duruyorlardı. Kim bilir, belki de içlerinden hiç olmazsa birisi yediği ve attığı sopaların, yani bu kıyasıya kavganın nedenini anlamaya çalışmak gibi zor bir işin üzerinde düşünmeye başlamıştır. Benim sevgili köylülerim. Yaşamlarında kavga o kadar doğal bir olaydı ki, hiçbir şeyi kavgayı kotardıkları kadar kolay ve çabuk kotaramazlardı. Bazen bir sözcük, bir benzetme, ceketin ya da şapkanın giyilme tarzı, bir oyun, ne bileyim bir yürüme tarzı, kanlı bıçaklı, sonu ölümle biten bir kavgayı başlatabilirdi. Bizim köylü ekmeksiz, susuz yaşayabilirdi de kavgasız, mizahsız asla.

İsmail İlhan37 Yazı
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987'de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yorum Gönder

E-posta adresiniz yayınlanmaycak




Loading Facebook Comments ...