İsmail İlhan
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987'de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Cumhuriyet Gazetesine FETÖ Soruşturması

10 Kasım 2016İsmail İlhan0

Kurumlarımızın nasıl bu kadar yozlaştırıldığına akıl erdirebilmek olanaksız. Ortaya çıktığı günden bu yana Gülen cemaatinin ülkemiz geleceği için ne büyük tehlike ve risk oluşturduğunu defalarca dile getirmiş, onunla yıldızı hiçbir zaman barışmamış, mücadele etmiş, cumhuriyetimizin en köklü, çizgisi her zaman bilinen, Atatürk ilkelerine yürekten bağlı bir yayın kuruluşuna FETÖ yanlısı diye soruşturma açmak, yönetici ve yazarlarını gözaltına almak akıl tutulması değilse korkutma, sindirme ve gözdağı verme amacından başka hangi amaca yönelik olabilir ki? Bunu yapanlarda hiç mi utanma, arlanma duygusu yok bilemiyorum? 17- 25 Aralığa kadar güle oynaya, can ciğer kuzu sarması olarak geldiklerini unutmuş olmaları mümkün olabilir mi? Neredeyse bütün AKP’li belediyelerin Gülen’in istek ve arzularını emir sayarak ülkenin tüm olanaklarını FETÖ’nün hizmetine sunmanın engin hazzını ve sevabını şanla, şerefle taşıyor olmanın gururu ile kendilerinden geçmiş vaziyette caka sattıklarını nasıl da unutuverdiler? Diyelim ki yandaşlarını kandırdılar, bu ülkenin, aklını peynir ekmekle yememiş, gören, okuyan, uyanık, bilgili, sağduyu sahibi insanlarını nasıl ahmak yerine koyabiliyorlar, doğrusu akıllara ziyan. Cumhuriyet Gazetesine gözdağı vermeyi kafaya koydunuz diyelim. Hiç olmazsa herkesin “olabilir” diyebileceği bir bahane bulun be aymazlar. Bunun, gazeteye ve yazarlarına bir baskı, bir sindirme saldırısı olduğunu bu kadar pervasızca ortaya koyabilmek nasıl bir kin ve öç alma arzusunun sonucudur anlayabilmek olası değil. Az çok okuyup yazan her insan bu gazetenin politikasını, dünya görüşünü, fikri yapısını bilir. Bu yayın organı kurulduğu günden bu yana ki bu yarım asrı çoktan aşmıştır, ismine yakışır bir cumhuriyet rejimini, Atatürk ilke ve devrimlerini, çağdaş yaşamı, bilimi, demokrasinin temel ilkelerini kendine bayrak yapmış, yine kuruluşundan bu yana din yerine topluma yutturulan hurafelere, halkın masum dini inanç ve duygularını kullanarak çeşitli şekillerde çıkar sağlayan kişi ve guruplara karşı savaşmayı ilke edinmiş bir kurumdur. Bu çizgisi yüzünden bütün tutucu iktidarlar tarafından yok edilmesi gereken bir tehdit ve tehlike olarak başına getirilmeyen bela kalmamış olan bu gazeteye FETÖ yanlısı yaftası vurularak soruşturma açılması, bu yüzden tüm yönetici ve yazarlarının gözaltına alınması inanılır gibi değil. HDP’nin kadın milletvekillerinden biri meclis salonunda AKP sıralarına çantasından çıkardığı aynayı tutarak “Aynaya iyi bakın, orada FETÖ dediğiniz gurubu tüm çıplaklığı ile göreceksiniz.” demiş. Bundan daha güzel bir tanımlama yapılamazdı. ‘Kendi gözündeki merteği görmez, karşısındakinin gözündeki saman çöpünü görür’ diye çok güzel bir atasözümüz var, biliyorsunuz. Peki, 17- 25 Aralık olmasaydı ne olacaktı, hiç düşünüyorlar mı acaba. Bu ortaklık, bu beraber yürüyüş daha nereye kadar sürecekti? Gerçi şimdi de kandırıldık diyorlar da o zaman kandırılmış olmanın hem kendileri hem de ülkemiz için ne büyük bir felaket olacağını hiç akıllarına getiriyorlar mı? Bunun sorumluları arasına, 35 yıldan beri yetkililere bu örgüt hakkındaki uyarılarını bıkmadan yapan, Cumhuriyet Gazetesini nereye yerleştireceklerdi? Yer yüzünde bu ölçüde bir pişkinlik görülmüş müdür acaba? Kandırıldığınızı söylemeniz de etkisini tamamen yitirmiş durumda. Çünkü bir ülkeyi yöneten kadroların kandırılma lüksü olamaz. Kaldı ki bu kaçıncı kandırılmadır. Maşallah kandırılmaktan zevk alır hale geldiniz. Önüne gelen kandırıyor sizi. Bu, sizin yönetme ehliyetinde olmadığınızın kanıtıdır. Bu uygulamaların ortaya çıkmasında yargıyı suçlamak içimizden gelmiyor. Çünkü o mahkemelerin hakimlerini kendi kafa yapınıza uygun kişilerden seçip oralara koydunuz. Onlar, anayasamızın öngördüğü bağımsız yargıçlar değil. Onlar ülkenin değil, sizin savcı ve yargıçlarınız. Adalete değil size hizmet vermekle yükümlüler. 14 yıllık iktidarınızda ülkemiz pek çok konuda dibe vurdu. Tekrar düze çıkarmak zor olsa da eninde sonunda bu ülke, bu halk bunu başaracaktır, kuşkunuz olmasın.

Kimler FETÖ’cü?

19 Eylül 2016İsmail İlhan2

FETÖ’cü avı bütün hızıyla davam ediyor. KHK’ların da yardımıyla pek çok vatandaşımız sorgusuz, sualsiz, itirazsız, savunmasız içeri tıkılıyor. İşini kaybedenlerin sayısı yüz bini aştı. Cumhurbaşbakanımızın ifadeleriyle “At izi it izine karıştı.” Her alanda rakibinizi saf dışı bırakmak için bulunmadık bir fırsat var şimdi. Sokakta, canını sıkan birisine karşısındaki, “Seni şimdi polise FETÖ’cü diye ihbar edip, altı ay içeri tıktırırsan anlarsın Hanyayı, Konyayı.” diye tehditler savurmaktan çekinmiyor. Arkasından,”FETÖ’cü seni, sana gününü gösteririm.” diyebiliyor. FETÖ’cü olmak için FETÖ’cü olmak gerekmiyor, bir ihbar mektubu hazırlayıp ilgililere takdim etmeniz yetiyor. İhbar ettiğiniz kişinin suçlu olup olmaması hiç önemli değil. Zaten suçsuz da olsa suçsuzluğunu kanıtlayıncaya kadar en azından üç, beş ay içerde tutulmaktan kurtulması mümkün değil. Bu da adam olana yeter. Geçenlerde AKP’li bir tanıdık, çok samimi olduğu bir meslektaşını ihbar etmek istediğini, ama buna vicdanının elvermediğini yana yakıla anlatıyor bana. “Aslında arkadaşımın FETÖ ile organik bir bağı yok, bundan adım gibi eminim. Ama ondan hep övgüyle bahseder. Memlekete, hatta dünya Müslümanlığına yaptığı inanılmaz katkıları anlata, anlata bitiremez. Geri kalmış Müslüman ülkelerin kalkınması için gerekli olan beyin gücünü sağlamak amacıyla açtığı okulları olağanüstü bir dehanın ürünü olduğunu her fırsatta bana anlatır. Sayın Gülen’in, kendini tamamen Allaha adamış bir evliya kişi olduğuna gönülden inanmış. Ama Allahı var, maddi bir yardım yapıp yapmadığını bilemiyorum, duymadım da. Galiba böyle bir şey vuku bulmadı. Şimdi; bu arkadaşımı FETÖ’cü diye jurnal etsem bi türlü, etmesem iki türlü. Edersem vicdanıma nasıl laf anlatacağım bilemiyorum. Etmezsem yarın, bir gün bir şekilde onu tutuklarlarsa eğer, benim onunla çok samimi olduğumu bilmeyen yok, sen de onunla berabersin diye beni de içeri almayacaklarının hiç bi garantisi yok. Hocam söyle şimdi, ben ne yapayım? Bana bir akıl ver.” dedi. “Hiç vakit kaybetme, hemen ihbarda bulun, yoksa sen de yanarsın. Şu yalan dünyaya hasbelkader bi kere gelmişin, çıkarına, keyfine bak. Arkadaşlık, dostluk dediğin şey nedir ki. Yenmez, içilmez, alınmaz satılmaz. Nice can dostlarının sonradan iflah olmaz düşmanlar olduklarını bilmiyor musun? Hatta ne yap biliyor musun? Böyle çevrende şuradan, buradan işittiğin FETÖ sempatizanı, ya da onun kurumlarında resmi, gayrı resmi çalışarak ailesini geçindiren insanlar varsa onları da ihbar et. Yönetimin gözünde muteber, yurtsever birisi olarak geleceğini de garantilemiş olursun. Bu ülkede bunun ne kadar kolay olduğunu Ergenekon’da, Balyoz’da, Casusluk vb. gibi davalarda bol, bol görmedik mi? Ha! Şunu da bir arkadaşın olarak sana hararetle tavsiye edebilirim; Muhalefet partilerindeki nefret ettiğin, sevmediğin kişileri de bu ortamda tereyağından kıl çeker gibi çekip kolayca yere serebilirsin. Hatta bu daha da kolay olur. Çünkü onlardan mevcut yönetim de hiç hazzetmiyor. Onlar istedikleri kadar “Bizim bu terör örgütüyle bir ilişkimiz olamaz, bu tamamen deli saçması bir iftiradır. Bu iftiranın sahipleri bunu kanıtlamak zorundadır.” filan gibi ipe, sapa gelmez hezeyanlar savursalar da ağzım, gözüm deyinceye kadar atı alan Üsküdar’ı geçmiş olur. Böylece bir taşla birkaç kuş vurmuş olursun. Bunun için vicdan yapmana hiç ama hiç gerek yok değerli kardeşim. Bu ilkenin vicdanı uzun zamandır tatile çıktı zaten. Bırak senin vicdanın da gönlünce bir tatil yapsın.” diye akıl verdim ben de. İyi yapmış mıyım?

Suriyeli Kalifiye Elemanlar

7 Eylül 2016İsmail İlhan1

Asrın liderimiz Suriyeli mültecileri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapmak için çalışmalara başlanılması emrini, emrindeki hükümete vermiş bulunuyor. Ancak üç milyon Suriyelinin hepsini aynı anda vatandaş yapmanın doğru olmayacağını, bazı sıkıntıları olacağını ifade ederek, önce kalifiye olanlarını belirleyip onlarla başlamak gerektiğini, çalışmaların bu istikamette başlatılacağını söylemiş. Bu yetişmiş, konularında uzman Suriyelileri biz vatandaş yapmazsak Avrupalıların bunları elimizden kapacaklarını da bilgi notu olarak eklemiş. Sayın hükümetimiz de Cumhurbaşbakanımızın bu talimatını emir telakki ederek kolları sıvamış görünüyor. Aldığım duyumlar, mülteci Suriyelilerin pek çok konuda uzman oldukları yönünde. Sahip oldukları uzmanlık alanları o kadar çok ki bunlar iyi araştırılırsa yetişkinler bir yana çocukları bile vatandaşlığa almamız gerekecek. Çünkü onlar daha şimdiden hırsızlıkta, kapkaçta, dilencilikte uzmanlaşmış durumdalar. Yetişkinlerin uzmanlık alanları ise saymakla bitmez. Ben yine de birkaçını sayın yetkililerimize hatırlatmak isterim. Fuhuş organizasyonu uzmanlığı, kadın ticareti uzmanlığı, gasp, hırsızlık, dolandırıcılık uzmanlığı, din âlimleri (hükümetimiz önceliği din bilginlerine vermeyi düşünüyormuş.), ucuz ve kaçak iş gücü sağlama uzmanlığı, Terörist eğitimi ve yetiştirilmesi işleri uzmanlığı, Suriye’ye terörist devşirme ve transferi uzmanlığı, silah ve mühimmat kaçakçılığı uzmanlığı ve hepsinden önemlisi, bomba imal etme ve patlatma uzmanlığı. Gerçi geçen haftalarda bomba yapımcısı iki uzmanın yaptıkları bomba ellerlinde patladı ve öldüler ama sanırım onlar daha tam uzmanlaşmış değillerdi. Çıraklık devresinde böyle şeyler olabiliyor. Bu mültecilerin daha başka uzmanlık alanları da var tabii. Hepsini saymak gereksiz zaten. Yetkililer ülkemizin gereksinimi olan başka uzmanlık alanları da belirleyeceklerdir. Sayın asrın liderimiz vatandaşlık verilmede, uzmanlıklara bir öncelik sıralaması uygulanmasının yerinde olacağını, ilk sıralara da din âlimlerinin konulmasını buyurmuşlar. Bu durum bana biraz çelişkili gibi geldi. İktidara geldiklerinden beri dini eğitime ağırlık verdiler. Klasik liseleri kapatarak İmam hatip okullarına dönüştürdüler. İmam hatipli sayısını dörde, beşe katladılar, ilahiyat fakültelerinin sayısını arttırmak için her ile bir ve daha fazla üniversite açtılar. Şimdi Paralel ve FETÖ dedikleri dinci yapıyla birlikte devletin bütün kurumlarını ve ülkeyi din âlimleriyle doldurdular. Yani ortalıkta din âliminden bol uzman yok bence. Elini sallasan din âlimine dokunuyor. Neredeyse devletin bütün kurumlarını din âlimleri yönetiyor. Diyanet deseniz ülkemizin en büyük resmi kuruluşu haline dönüştü. Buna karşın Suriyeli mültecileri vatandaş yaparken önceliğin din âlimlerine verilmesi bana pek de anlamlı görünmedi. Doğal olarak ülkenin uzman gereksinimini sayın yetkililerimiz bizden çok daha iyi biliyordur. Hikmetlerinden sual edilemez. Şimdi bir düşünün, iki milyonun üzerinde böyle uzman kadrolara sahip bir ülke kanatlanıp, dünya ufuklarında uçuşa geçmez mi? Sayın asrın liderimiz büyük öngörüsüyle bunu herkesten önce fark etti. Gereğinin yapılması emrini verdi. Çok yakın bir zamanda, bu konu ile ilgili yasal düzenlemeler şimşek hızıyla hazırlanıp AKP oylarıyla meclisten geçirilecek. Biz Türkiye Cumhuriyetinin eski vatandaşları olarak bu yeni uzman vatandaşlarımızın üstün çabaları sayesinde refah içinde, mutlu bir toplum olacağımız günleri iple çekiyoruz. Haydi, ya Allah Bismillah! Not: Bu yazı 15 Temmuz darbe girişimi arifesinde yazılmıştı. Araya darbe ve benim tatilim girince Kaparoz’a göndermem mümkün olmadı. Gecikmeden dolayı üzüntülerimi bildirir, özür dilerim.

Hepiniz Oradaydınız!

4 Ağustos 2016İsmail İlhan0

Zeytinyağı gibi üste çıkmağa çalışsanız da bizler ne mal olduğunuzu çok iyi biliyoruz. Şu anki bir kısım çaba ve icraatlarınız bile sizi ele veriyor. Kandırıp sokağa döktüğünüz, demokrasi isteyen saf, iyi niyetli insanların gözlerinin içine baka, baka başta TBMM olmak üzere demokratik kurumları işlevsiz hale getiriyorsunuz. Bir kalemde askeri liseleri, Türk tarihinde çok önemli bir yeri olan harp okullarını, harp akademilerini OHAL yasasının zırhına sığınarak kaldırdınız. Ülkemizin gözbebeği, tek güvencesi olan ordumuzu Balyoz, Ergenekon, Casusluk vb. kumpas operasyonlarıyla paramparça ettiniz. Her türlü melanet, haksızlık ve bencilliklerin ortasında, çölde bir vaha duygusu yaşatan, gurur kaynağımız, ulusal bayramlarımızı, sudan bahaneler uydurup yasaklamayı sürdürüyorsunuz. Askeri kışlalarının giriş kapılarını belediyenin kamyonları ile kapatıp oraları, girilmesi sakıncalı, yasak mekânlar gibi bir algı yaratma çabaları ile hepimizin güvencesi olan ordumuzu aşağılamayı marifet sayıyorsunuz. Bir başka ifadeyle, bu kanlı darbe kalkışmasını TSK yapmış gibi hareket ediyor, onu etkisizleştirmeğe, hatta yok etmeye çalışıyorsunuz. Bütün bunları da sıkılmadan daha iyi bir demokrasi için yaptığınızı söylüyorsunuz. Türk silahlı kuvvetlerini kimlerin bu duruma düşürdüğünü bilmeyenlere, unutanlara bir kere daha hatırlatalım isterseniz. Bu yapılanma kendiliğinden mi oluştu? Ordu, Balyoz, Ergenekon, Casusluk gibi kumpas davalarla yere serilmeğe çalışılırken, kimdi –Paralel Yapı- dediğiniz cemaat mahkemelerinin savcısı olduğunu göğsünü gere, gere açıklayan? Kimdi onlara her istediğini cömertçe veren? Kimdi “Yaşadığın yerden vatanına dön, bu hasretlik, bu gurbetlik bitsin artık.” diye hoca efendiye özlemlerini haykıran? Kimdi cemaatin ruhsatsız, kaçak, yasa dışı yurtlarını, okullarını, kuran kurslarını koruyup kollayan, onlara her türlü maddi yardımı sağlayan? Ve kimdi yabancı ülkelerdeki cemaat okullarının Müslüman dünyasında parlayan birer yıldız olduğunu haykıran, övünç ve gurur kaynağımız diyerek göklere çıkartanlar? Efendim, cemaat askeri okulların tamamına sızmışmış. Vah! Vaah! Daha önce sizin bundan haberiniz yok muydu? Kapattığınız askeri okullarda, öğrenci olan, silahlı kuvvetlerin her kademesinde görev yapan, bugün size karşı darbeye kalkışan generaller, subaylar, astsubaylar o makamlara, o mevkilere gökten zembille mi indi? Sınav sorularını yıllarca çalarak, beyinlerini yıkadıkları çocukları, askeri liselere sokarken ülkeyi siz yönetmiyor muydunuz? Bugün bu darbe girişimine karşı halkı sokağa döken, darbeciler için en acımasız yargılar içinde olan sayın yetkililer, bu darbeyi kendiniz hazırladınız. Yıllarca Fethullah Gülen’in amacına hizmet ettiniz. Yıllardır can ciğer kuzu sarmasıydınız. İktidar gücünü kullanarak onları korudunuz, kolladınız, palazlanmalarına destek oldunuz. Yani iktidarınıza bilerek, isteyerek ortak ettiniz. TBMM’deki pek çok oturumu bu gün gibi hatırlıyorum. Muhalefet, özellikle de CHP, paralel yapı dediğiniz bu konuda, sizi her uyarmağa kalktığında üzerlerine vurucu vekillerinizle nasıl saldırdığınızı unutmuş değiliz. O zamanlar toz konduramadığınız ve muhalefetin eleştirmelerine bile tahammül gösteremediğiniz ortağınızın bu son eylemi sizi neden bu kadar şaşırttı ve sinirlendirdi. Birazcık dönüp kendinize bakabilseniz belki gerçekleri algılayabilirsiniz. Bu günler hazırlanırken siz sayın muktedirler hepiniz oradaydınız.

Komşularla İyi Geçinmeye Alışmak

9 Temmuz 2016İsmail İlhan0

AKP iktidara geldiğinde Yunanistan ve Öcalanı koruyup, kolladıkları dönemlerde Suriye ile olan ufak tefek anlaşmazlıkları saymazsak, hiçbir komşumuzla sorun yaşamıyorduk. Hepsiyle de siyasal, ticari, insani ve askeri ilişkilerimiz son derece iyi bir düzeyde seyrediyordu. Hatta bazı komşularımızla yapılmış olan özel antlaşmalar sayesinde avantajlı durumlarımız söz konusuydu. AKP iktidara geldikten bir süre sonra RTE kendini, dünya olaylarını yöneten, yönlendiren bir konumda görmeğe başladı. Ortadoğu’da, başta ABD olmak üzere batının planladığı Büyük Ortadoğu projesinin hayata geçirilmesini yürekten benimsedi ve batının kendisine biçtiği proje eş başkanlığı görevini büyük bir mutlulukla üstlendi. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Daha önce şiddetle karşı çıktığı batının Arap ülkelerine müdahalesine ön saflarda destek verme kararı aldı. Libya ve Tunus’tan sonra Suriye’de de birkaç ay içinde Esat’ın devrilip kendi kontrolünde yeni, Sünni bir devletin kurulacağına kesin gözüyle bakmaya başladı. Bunun gerçekleşmesi için, zaten sevmediğini her fırsatta ortaya koyduğu Atatürk’ün -Yurtta barış, Dünyada barış- ilkesini bilmezlikten gelerek Suriye iç savaşını, başka bir deyişle dünyanın her tarafından ipinden kurtulup, Türkiye üzerinden Suriye’ye doluşarak orada ortaya çıkan terörist guruplarını her bakımdan destekledi. Sırf Esat’la savaşıyorlar diye PKK’nın Suriye kolu olan PYD’yi dahi destekledi. Müslümanlıkla uzak, yakın ilişkisi olmayan IŞİD denilen canavar bir terör örgütüne her türlü desteği gizli, açık sundu. Sonuç olarak ülkeyi içinden çıkılması mümkün olmayan, ateş içinde çırpınan bir konuma getirmeyi başardı. Çevremizde, boğuşmaktan halsiz düştüğümüz terör olaylarında bize yardım edecek tek bir komşumuz kalmadı. Daha önceki bir yazımda anlattığım gibi bütün komşularımızla papaz olduk. Her gün patlayan bombalar, her gün artan şehit cenazeleri, ayrıştırılmış toplumsal yapı, giderek daralan ticari ilişkiler ve daralan ekonomik alan iktidar destekçilerinde bile hoşnutsuzluk homurdanmalarına yol açtı. AKP’nin önemli kişileri bile gidişatın iyi olmadığını, zararın bir yerinden dönülmesi gerektiğini yüksek sesle dillendirmeye başladılar. Asrın liderimizin her gün, çoğunluğunu çeşitli yollarla kapı kulu yapmayı başardığı, televizyon kanallarında boy gösterip kendisini eleştirenlere en yüksek perdeden nasıl tehditler, küfürler ve elindeki devlet gücünü kullanarak nasıl baskılar kurduğuna, muhaliflerini nasıl sindirdiğine tanık olduk. İçerde bunu hala yaptığını her fırsatta, her gün bol, bol görüyoruz, yaşıyoruz. Önceleri sinirlerimizi hop, hop hoplatan bu durumlara artık alıştık galiba. Eskisi kadar bunlara duyarlılığımız kalmadı. İnsan zaman içinde her şeye alışıyor, bizde alıştık. Asrın liderimiz, her ne kadar başkan olamadıysa da, şu an bulunduğu makam, mevcut rejimin en üst makamı. Ama o hala hırçın, hala ayrımcı, baskıcı, hala kışkırtıcı. İnsana insan gibi yaklaşmaya bir türlü alışamıyor. Komşularımızla ilişkilerimizde son birkaç aydır gözle görülür, elle tutulur değişiklikler görmekten mutlu olduk. Sayın asrın liderimiz kendi elleriyle bozduğu iyi komşuluk ilişkilerinin düzeltilmesi gerektiğini şimdi anlamış görünüyor. Diğer bir deyişle komşularımızla iyi geçinmek gerektiğine kendisini alıştırmağa gayret ediyor. Bu da ülkece bizi sevindiriyor. İnşallah kendi ülkesinin insanlarını da birbiri aleyhine kışkırtmaktan, ayrım yapmaktan, düşman, vatan haini görmekten vazgeçip onları sevmeye alışır. Yani insanı sevmeğe alışır. Bunu ummak hakkımız değil mi? Bu yazımı da aklıma gelen bir fıkra ile bitirmek istiyorum: Bir yörenin Derebeyi maiyetiyle birlikte hayli geniş olan topraklarında dolaşıyormuş. Bir ormanın yanından geçerken açık arazide kurulmuş çadırları görüp atını o yana sürmüş. Çadırların arasından ilerlerken bir çadırın kapısının önünde sepet ören, yirmi yaşlarında güzel bir kadın görmüş. Yaverini yanına çağırıp kulağına eğilerek; “Şu sepet ören kadını çok beğendim. Ne yap et bu kadını benim için ayarla. Yarın dönüşte bu iş bitmiş olsun.” Emrini vermiş. Yaver el altından kadının kimin nesi olduğunu araştırmış. Bütün varlığı, henüz iki yaşında dişi bir ayı olan ve bu ayısını oynatarak para kazanan bir genç adamın karısı olduğunu öğrenmiş. Oturup uzun, uzun düşünmüş ve kendince bir çözüm bulmuş. Sabah erkenden o çadıra gidip kadının kocasını bulmuş. Bir kenara çekerek; “Bak delikanlı, biliyorsun bu araziler bizim derebeyin. Sizlerin buralara konup göçmenize bir şey demiyor. Bu gün öyleye doğru derebeyimiz yine buraya gelecek. Çadırları inceleyecek. Derebeyimiz sizlere çok hoşgörülü davranır biliyorsun. Ama bir büyük sorun var. Beyimizin bir garip huyu var. Dişi ayı gördü mü onunla sevişme arzusuna karşı koyamıyor. Bununla kalsa iyi. Ayıyla seviştikten sonra çekip silahını ayıyı öbür dünyaya gönderiyor. Senin de dişi ayın varmış. Buraya geldiğinde ayıyı mutlaka görür. Gerisini bilemem, sen düşün.” Delikanlı şaşkın, üzgün. Tek geçim kaynağı olan ayısını kaybetmek onun için ölümden beter. Yalvaran bakışlarla yaverin gözlerine bakar; “peki ben ne yapayım şimdi, bana bi akıl ver. Kulun kölen olayım.” deyince yaver; “Ayını al ormana git, akşama kadar da orda kal.” der. Delikanlı denileni yapar, ayısı ile ormanın içinde kaybolur. Uzunca bir süre ormanda oyalandıktan sonra; “Her halde derebeyimiz obaya gelip gitmiştir, döneyim artık.” Diyerek yedeğindeki ayısı ile çadırına döner. Çadırın kapısını aralayıp bakar. Yerde derebeyi ile karısı sarmaş dolaş sevişiyorlar. Delikanlı büyük bir sevinçle; “Hah şöyle, bırak ayıları da insana alış böyle, insana.” der.

Toplumu Dinle Terbiye Etmek

28 Haziran 2016İsmail İlhan0

Dürüst ve adaletli bir toplum yaratmanın, toplumda sevgi ve saygıya dayanan ilişkileri geliştirip güçlendirmenin, kısaca bir toplumu din ile, din kuralları ile düzenlemeye çalışmanın pek de öyle olumlu sonuçları olduğunu ileri sürmek mümkün görünmüyor. Toplumu yüceltmenin dinin kurallarını uygulamakla, vecibeleri eksiksiz yerine getirmekle sağlanabileceğini ileri sürmek ve bunu topluma dayatmak, eğer art niyetli değillerse, bunu yapanların toplumu ve kendilerini kandırmaktan başka bir anlamı olamaz. Ülkemizde, her şeyin dine sarılarak, din kurallarını eksiksiz yerine getirerek çözüleceğini ileri sürmek ham bir hayaldir. Bu hayali savunanların büyük çoğunluğu bunu, doğru olduğu için değil, kişisel ve grupsal çıkarları bunu gerektirdiği için yapmaktadırlar. Tanrıdan ve onun buyruğu olduğunu varsaydıkları söylem ve ritüellerden başka dayanak bulamayan eğitimsiz, cahil ve yoksul insanlarımız da bu sahtekar, çıkarcıların peşine takılmaktadırlar. Çağımızda bugüne kadar din kurallarıyla yönetilerek başarıya ulaşmış bir toplumun, bir ülkenin varlığından söz edebilmek ne yazık ki söz konusu değil. Çağdaş medeniyetler içinde saygınlığı olan bir din devleti görülmedi. Bunun olamayacağı da kesin, çünkü din kuralları, çoğu tanrı buyruğu olduğuna inanıldığından, değiştirilemezlik, kesinlik içerir. Araştırma ve sorgulamaya kapalıdır. Düşünmeden kabul etmeyi gerektirir. Bir mantığı olup olmadığına bakılmaz. Oysaki insanlık alemi kaçınılmaz bir değişim ve dönüşüm süreci içinde ilerlemektedir. Bu değişim ve dönüşümün, ilerlemenin motoru da sorgulama ve araştırmadır. Bunu reddederek, yok sayarak bir yere varmak mümkün olabilir mi? On günlük bir Japonya, yirmi günlük ABD ve on günlük de Norveç gezilerinden yeni döndüm. Bu ülkelerde, özellikle Japonya ve Norveç’te insanların çok büyük bir kesimi dinlerin dogmalarından ve din kurallarının bağlayıcılığından tamamen uzak yaşıyorlar. Her iki ülkenin yönetimleri de, insanları da dinle siyaseti, bilimi, teknolojiyi ve ekonomiyi birbirinden ayırmış durumdalar. Hiç kimse dininden, mezhebinden, ibadetinden, inancından, inançsızlığından dolayı incinmiyor, aşağılanmıyor, bir baskı, bir ayrımla karşılaşmıyor. Buna karşı herkes birbirine saygılı, birbirinin haklarına saygılı, ülkesine yürekten bağlı, dayanışmanın, birlikte yaşamanın tadına varmış, din konusunun sadece bir inanç konusu olduğunun, herkesin inancının kendisini ilgilendirdiğinin bilincinde olarak mutlu bir şekilde yaşamanın tadına ve zevkine ermiş durumdalar. Japonlar Budizm’i kendi gelenek, görenek ve inanç sistemleri ile harmanlayıp kimseyi dışlamayan, aşağılamayan, başka inançlara saygılı olmaya, birbirini sevmeye ve haklarını korumaya özen gösteren, araştırma ve sorgulamaya geniş bir alan açan, bilimi, gelişmeyi öne çıkaran bir anlayışı, bir inanışı hakim kılmışlar. Norveçlilerin ise büyük bir bölümünün Ateist olduğu söyleniyor. O kadar ki, orada din konusu açıldığında, mizah olarak da olsa gerçeği önemli ölçüde yansıttığı kuşkusuz olan şu söylemi çok sık işitiyorsunuz: “Norveçli yaşamı boyunca üç kez kiliseye girer; doğduğunda vaftiz için, evlenirken nikah merasimi için, öldüğünde cenaze töreni için.” Din kurallarının bu kadar gevşek olduğu bu toplumlar nasıl oluyor da dünyanın en adaletli, en saygılı, hoşgörülü, ahlaki değerleri en üst düzeyde benimseyip özümsemiş olabiliyorlar? (Gebze’de köprü yapımında sorumlu Japon mühendisin, işi öngördüğü sürede bitiremeyişi nedeniyle intihar etmesi olayını hatırlayalım lütfen) Ülkemizde daha çok dindarlık, daha çok ibadet, daha çok Müslüman olmak, daha çok din kurallarını hayata geçirmekle gelişmiş, dürüst, çağdaş, saygıdeğer bir refah toplumu olabileceğimiz düşüncesini uygulamak isteyenlerin ibret alması gereken bir durum değil mi bu ülkeler? Bu durum şunu açıkça göstermiyor mu? Bir toplumun her bakımdan düzgün olmasının dinle, din kurallarının eksiksiz uygulanmasıyla, dine bağlılıkla fazlaca bir ilgisi yok. Tersine bu yozlaşmış, körü körüne dindarlığın toplumsal gelişme ve yükselişe olumsuz etkileri sayılamayacak kadar fazla. Başta asrın liderimiz, sayın Cumhurbaşbakanımız olmak üzere şu an bizi yönetenlerin pek çoğunun bunları bilmiyor olması zayıf bir olasılık. Ama onların ‘can suyu’ halkın bunları bilmemesinden kaynaklı. Büyük çoğunluğun bunları bilip öğrenmemesi için var güçleri ile savaşmaları, bu savaşta sürekli dini ön plana çıkarmaları bundan. Bakalım nereye kadar?

Amerika Bu, Türkiye Değil ki!

14 Haziran 2016İsmail İlhan0

Ünlü müslüman boksör Muhammet Ali’nin ölümü Amerikan halkını ve müslüman alemini üzdü. Uzun yıllar dünya boks şampiyonluğunu elinde tutmuş olan Muhammet Ali hem Amerikalı zencilerin, hem de müslüman aleminin gurur kaynağı oldu. Boksu bıraktıktan sonra da iyi, gerçek bir müslüman olarak yaşadı. Diğer din ve inançlar karşısında müslümanlığın güzel yüzünü göstermek için önemli çabalar gösterdi. İnsanlığın barış içinde yaşaması için çalıştı. Bu nedenle ölümü Amerika’da ve özellikle de İslam dünyasında büyük üzüntü yarattı. Bu derin üzüntüyü yüreğinde taşıyan asrın liderimiz sayın cumhurbaşbakanımız yanına eşini, damadını, diyanet başkanını, özenle seçtiği gazeteci ve diğer mühim şahsiyetleri kendi (devletin) özel uçağına doldurup cenaze törenine onur konuğu olarak katılma düşünce ve hayalleriyle ABD ye uçtu. Uçağa binmeden önce ve uçaktayken çok önemli proje ve hayalleri vardı. Amerika’da asrın liderimiz olarak karşılanacak, cenaze töreninin organizasyonunda görüşleri alınacak, namazda en ön safta yer alacak, cenazenin başında bizzat Kuran okuyacak ve diğer müslüman ülkelerden cenazeye katılan zevata Muhammet Ali’yi, onunla ne kadar yakın olduklarını hatta onu kendisinin müslüman yaptığını, hedefleri farklı olsa da M.Ali’nin de kendisi gibi İslam’a büyük hizmetleri olduğunu ve İslam’ın yeryüzünü aydınlatan bir barış dini olduğunu, bütün İslam ülkelerinin barış, huzur ve refah içerisinde, kardeşçe yaşayarak dünyamıza nasıl güzel bir örnek teşkil ettiğini anlatacaktı. Kabe-i şerifin örtüsünden kesip götürdüğü kumaş parçasını tabutun üstüne serecekti. Obama sarayına davet edecek, orada dünya meselelerini konuşup önemli kararlar alacaklardı. Ayrıca cenazeye katılan ülke liderleriyle de bir araya gelecek, onlara BM de daha aktif olmaları gerektiği talimatını verecek, dünyanın beş’ten büyük olduğunu söyleyecekti. Önce kafasında, sonra programında bunları tasarlayan sayın dünya liderimizin düşündükleri gerçekleşmedi. Terslikler hava alanında başladı. Koskoca Amerika, koskoca dünya liderimizi ve yanında götürdüğü seçkin heyetini karşılamayı unuttu. Sonra cenaze evine ulaşabilme fırsatı bulamadı. Cenaze namazının organizasyonunda kendisinin fikri alınmadığı gibi en ön safta kendisinin hakkı olan yer verilmedi. Kim olduğu anlaşılamayan, sıradan insanlarla saf tutmak gibi bir aşağılamayla karşı karşıya bırakıldı. Taşımayı kurguladığı tabutun yanına bile yaklaştırılmadı. Hazırladığı o müthiş konuşmadan tek satır bile söyletmediler. Hatta müslüman M.Ali’nin cenazesinde bir yahudi hahamının konuşmasına bile izin verildiği halde, ne kendisi ne de yanında cenaze ayinini yönetsin diye götürdüğü, diyanet işleri başkanı hazırladıkları dua ve Kuran ayetlerini okuyabildiler. Bütün bu olanlar çelik gibi sinirleri olan sayın asrın liderimizin bile sinirlenmesine sebep oldu. Bakanlarını ve heyetinin ileri gelenlerini topladı. Durum değerlendirmesi yaptı. “Sevgili eşim, bakanlarım, diyanet başkanım, ben bu işten bi şey anlamadım. Anlayan varsa serçe parmağını kaldırsın. Telefon konuşmalarımızda Obama ile ne kadar canciğer, kuzu sarması olduğumuzu sizler de biliyorsunuz değil mi, söylememe gerek yok. Her konuşmamızda beni ve İngilizcemi öve, öve bitiremez. Şimdi buradaki şu hale bak yahu. Adam sanki bizi hiç tanımıyor. Ulan ben burada Yalova kaymakamı mıyım? Sen kim oluyorsun da bana numara çekiyorsun? Bu alenen cumhurbaşkanına hakarettir. Bu konuda da savcılarım gereğini yapacaklardır. Yarın cenazenin defnedilişinde de böyle bir durumla karşılaşmam mümkün olabilir. Onun için bu ülkede daha fazla kalmanın bir anlamı da, yararı da yok bence. Otelinize gidin, valizlerinizi toplayın. Bugün Amerika’yı terk ediyoruz. Koskoca Türkiye cumhurbaşkanına yapılan bu hakaret karşılıksız kalmayacak, bunu tez zamanda ABD’ye misliyle ödetmezsem bana da RTE demesinler. Hadi hepimize hayırlı yolculuklar.” Konuşması biter bitmez önde ve arkada bir yığın koruma aracı eşliğinde oteline hareket etti. Bu talihsiz ve kazanımsız gezinin bütçeye maliyetinin 3 milyon dolar civarında olduğu söyleniyor. Pek çok kimse bunun çok gereksiz, neredeyse suya atılmış bir para olduğunu ifade ediyorlar. Ben öyle düşünmüyorum. Asrın liderimizin Türkiye’nin şu kasvetli, acılarla dolu, her gün bombaların patlatıldığı, her gün şehit analarının feryatlarıyla çınlayan, savaş alanına dönmüş havasından, eşi ve yakınlarıyla iki günlüğüne bile olsa uzaklaşıp farklı bir hava teneffüs etmesi sizce önemsiz mi? Umduğumuzu bulamamış olsak da bu gezinin ülkemiz adına çok yaralı olduğunu savunanlardanım.

Yazık Oldu Reza Zarrab’a

22 Nisan 2016İsmail İlhan0

Türkiye’de 34 adet şirketi olan, boğazda değeri on milyonlarca dolar olduğu söylenen yalı sahibi, ülkemizin en ünlü şarkıcılarından birisi ile evli bulunan genç iş adamı Reza Zarrab ABD’de kara para aklama suçundan yakalanıp hapse konuldu. Türk vatandaşı da olan Zarrab beyefendiye ABD’de yapılan insanlık dışı muamele ülkemizde birçok iktidar yetkilisini üzdü ve endişeye sevk etti. Nasıl üzülmesinler ki dünya liderimiz kendisinden “Çok büyük hayırsever” diye söz etmişti. Bir sayın bakanımız ona istediği kadar koruma vermiş, gelecek her türlü beladan onu korumak için önüne yatacağını tüm Türkiye’ye ilan etmişti. Üst düzey yöneticilere ve yetkililere verdiği milyonlarca rüşvetin belgeleri ortaya dökülünce soruşturma açmak zorunda kalmış olan savcılar, sorgulayan hakimler birer, birer görevden alınmış, önce sürgüne gönderilmiş sonra da açığa alınıp hapse tıkılmışlardı. Yani sadece eski içişleri bakanı değil bütün iktidar partisi Zarrab’ın önüne yatmıştı. Reza Zarrab sadece çok önemli bağışlar, üst düzey yetkililerimize çok değerli hediyeler ve harçlıklar verdiği için ününü zirvelere taşımış değil. Hepimizin malumu olduğu üzere, senelerden beri ülkemizin başına musallat olan ‘cari açık’ belasını yardımlarıyla, firmalarının yaptığı çok büyük ihracatlarıyla ve ticari dehası ile başımızdan defetmeyi başarmış bir sonradan vatansever kardeşimizdir. Yaptığı İran petrolü kaçak satışlarından ve altın ticaretinden o kadar çok para kazanmış ki ilişkisi olan pek çok etkili ve yetkili yöneticilerimiz bile onun sayesinde köşe döne döne dört köşe oldular. ABD’li sayın savcı bütün bunları bilmediğinden, kıskançlığı tavan yapmış bir kendini bilmezin ihbarı üzerine Zarrab’ı tutuklattı. Eğer kafası çalışan bir savcı olsaydı onu derhal ABD vatandaşı yapar, Türkiye’ye ve yetkililere sağladığı kazançların belki on katını Amerika hazinesine ve başta sayın savcı olmak üzere üst düzey yetkililere sağlardı. Tutuklama nezaketsizliği ve basiretsizliği yüzünden neleri kaybetmiş olduğunun hala farkında değiller. Bunu da nereden biliyorum; Reza’yı bulunduğu ceza evinden alıp cezaevi aracıyla şehir şehir dolaştırarak başka bir eyaletteki cezaevine nakletmeğe kalkışmalarından. Vallahi olur şey değil. Türk yetkililerin, hatta Ortadoğunun baş tacı olan bir büyük hayırsever iş adamını sen tut şehir, şehir dolaştırarak, kara para aklayıcısı diye Amerikan halkına teşhir et. Bu hiç olmadı, hiç yakışık almadı sayın Preet Bharara, on minut. Kendinize gelin lütfen. Gerçi bütün bunlardan sonra sayın savcı Twitter’da tıklama rekorları kırmış. Kendisin izleyenlerin, mesaj atanların, kutlayanların sayısı geometrik dizi hesabıyla artmış. Arayanların büyük bölümü de Türkiye’denmiş. Kendisini ülkemize davet ediyorlar, adaletini, gözükaralığını burada da göstermesini istiyorlarmış. O da dayanamamış New York’ta University Kulüp’teki konuşmasında yazılı basına, TV kanallarına özet olarak şunları söylemiş: “Demokrasiyi korumanın etkili yollarından biri, yolsuzlukların üzerine gitmektir. Bu, yolsuzluğa karışan politikacıları cezalandırmaktan çok, sistemi düzeltmek, rayına oturtmak içindir. Türkiye’de yolsuzlukların, yasa dışılıkların üzerine gidilmediği kanaati oluşmuş. Bana mesaj gönderen yüz binlerce insan temiz bir yönetim arayışı içinde. Hukukun üstünlüğü özlemi içinde. Bu mücadelede amaç şeffaf ve dürüst bir yönetim rüyasını gerçekleştirmektir. Türkiye’de insanlar yolsuzlukların üzerine gidilmediğini düşünüyor. Türkiye’deki yolsuzlukların boyutu konusunda bir şey söyleyemem. Ancak, ülkelerine gitmediğim, İngilizce bilmeyen, Türkçe mesajlar gönderen yüz binlerce insan temiz bir yönetim konusunda umut arayışı içinde görünüyor. Bu, yapılan hukuksuzlukların çok açık bir göstergesi.” ABD için, görevini gerektiği şekilde yerine getiren sıradan bir savcı olan sayın Preet Bharara’nın Türkiye’de görev yapmasını dilemenin, düşünmenin ne kadar absürt olacağını söylemek gereksiz. Üç gün sonra açığa alınır, arkasından da uydurma tanık ve delillerle kodese yollanırdı. Burası, ileri demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla uygulandığı küçük Amerika. Hayırlı olsun.

Önüne Yatmak

14 Nisan 2016İsmail İlhan0

Başta asrın liderimiz olmak üzere AKP’nin üst düzey adamları CHP lideri Sayın Kılıçdaroğlu’na yapmadıkları sövgü, etmedikleri hakaret bırakmadılar. Nedenleri de, çok değer verdikleri yandaş Ensar Vakfı yetkililerinden birinin kendi gözetimine verilmiş küçük çocuklara cinsel tacizde bulunması ve hatta bu masum yavrulara yıllardır tecavüz etmesi olayını örtbas edememiş olmaları. Ne kadar çaba gösterdilerse de olayı kapatmayı başaramadılar. Ama yavuz hırsız misali konuyu başka bir mecraya taşımayı başardılar. Önce, meclisin bu konuyu araştırması için muhalefet tarafından verilen araştırma önergesini kendi oylarıyla reddettiler. Müzakereler sırasında aileden sorumlu, kendini insanlığa ve özellikle çocuklara adamış olan bakan Dr.Sema Hanımın “Bir tek olayla çok yararlı işler yapmış olan güzide bir vakfımızı karalamanıza izin vermem” tarzındaki konuşması sonrasında muhalefet haklı olarak tepki gösterdi. Bakan hakkında meclise gensoru önergesi verildi. Doğal olarak aynı kafa ve aynı zihniyetin oylarıyla bu öneri de reddedildi. Bütün AKP milletvekilleri, hakkında muhalefetin verdiği soruşturma önergesini reddettikleri sayın bakana; “Çok yerinde, haklı ve veciz savunmanızla muhalefeti dize getirip, onların da hakkınızda verdikleri kendi gensorularına ret oyu vermelerini sağladınız, sizi kutluyoruz!” diyerek sayın bakanı tebrik etmek için kuyruğa girdiler. Konu ile ilgili tartışmalar sırasında CHP lideri Sayın Kılıçdaroğlu “Olayı örtmek için sayın aileden sorumlu bakan birilerinin önüne yatmıştır” cümlesini kullandı. Kıyamet de bundan sonra koptu. AKP’nin ve onun çok saygıdeğer bir hanım bakanının namusuna dil uzatanların dilinin de, kafasının da koparılmasına karar verildi. Çünkü yatmak fiilinin, bu güruhun kafasında tek bir anlamı var. Ne kadar saklamağa çalışsalar da bu anlam bir yerlerden hortlayıp kendini gösteriyor. O da cinsel anlamda yatmak. Bu engellenemez duygu ve arzularını bastırmak için yavuz hırsız kisvesine bürünüveriyorlar ve saldırıya geçiyorlar. “Ne demek önüne yatmak, sen saygıdeğer bakanımıza ‘sen şeyşin’ demek istiyorsun” diye başlayan saldırılarda önce asrın liderimiz Kılıçtaroğlu’na ‘sapık adam’ dedi, ardından onun güdümündeki sürü açtı ağzını, yumdu gözünü. Ne cinsi sapık olduğu kaldı, ne siyasi sapık olduğu. Sayın asrın liderimiz o kadar kızdı ki, ana muhalefet partisinin genel başkanını yok hükmünde saydığını da ilan etti. “Boş ol” diyerek karı boşadıkları gibi “Yok ol” diyerek koskoca ana muhalefet liderini siyaset alanından sildi valla. Onun nazarında CHP başkansız bir güruh konumuna düştü. Ülkemizin başına yeni bir sorun daha çıktı. Başkansız ana muhalefet sorunu. Kılıçdaroğlu yok hükmünde olduğuna göre CHP diye bir ana muhalefet partisinin de bir işlevi olamaz. İleri demokrasimizin ana muhalefetsiz olması asrın liderimizin umurunda değil ama batılı ülkeler mızmızlanmağa başlayacaklar. Bana kalırsa RTE’nin Kılıçdaroğlunu yok hükmünde sayması istemeden ağzından kaçırdığı bir söz. Onu yok hükmünde sayarsa her Allahın günü kime hakaretler yağdıracak, kime sövüp sayacak merak ediyorum. O hakaretleri, o efelenmeleri, o aşağılamaları bir gün bile yapamasa çat diye çatlar, kaykılır gider alimallah. Bunu da hiç birimiz istemeyiz doğrusu. Huzur ve güven içinde, gül gibi bu cennet ülkemiz ana muhalefet liderinden sonra birde Cumhurbaşbakansız kalırsa Allah muhafaza perişan oluruz valla. Hadi asrın liderimizin konuşma, hakaret, aşağılama, küfür vb. konularında sonsuz özgürlüğü var, onun için her yerde, her gün konuşuyor diyelim. Diğer AKP’li etkili, yetkili zevata ne oluyor. Yahu siz Kılıçdaroğlu’nu cinsi ve siyasi sapıklıkla suçlayıp yerden yere vurduğunuz sözlerin bir dönem önceki içişleri bakanınıza ait olduğunu ne çabuk unuttunuz. O söylememiş miydi “Reza Zarrabın önüne gözümü kırpmadan yatarım” cümlesini. O zaman neden hiç birinizin aklına çıkıp ona da cinsi ve siyasi sapık demek gelmediydi. Yok hükmündeki CHP liderinin yaptığı aynı cümleyi, görevi masum çocukları korumak olan bir bakanın tecavüzcüleri koruyup kollayan tutumunu eleştirmek amacıyla kullanmış olması. Sarf edilen cümlenin anlamının da, amacının da cinsellikle bir ilgisi olmadığı açıkça bilinirken, kopartılan fırtınanın derinlerdeki karakteri, bilinçaltı cinsel açlık olmalı. Bana inanmıyorsanız bir psikologa, psikiyatriste sorun.

Memleketimden İnsan Manzaraları

2 Nisan 2016İsmail İlhan0

Ne günlere kaldık ulu Tanrım Şaka gibi her şey çevremizde Yaşadıklarım, duyduklarım, gördüklerim Şaka gibi inanın Düzeltmek için bazı işleri Boşuna bir avuç insanın çabaları Ne diyebilirim ki İşte size ülkemden insan manzaraları Fırsatı yakalayan toptan kaldırıyor Çıkarı için her şeye saldırıyor kimi Uyanıklar var, oruçla, namazla kandırıp çevresini Cebini öylece dolduruyor Aşkları, sevdaları öylesine çarpık Öylesine marazlı ki Yan baktı diye yanındakini Ya da çok sevdiği için, tutup Gözünü kırpmadan öldürüyor sevgilisini Saydıklarım azınlıkta olanlar Ya geriye kalanlar? Koyun sürüsü gibi Tünemişse başlarına kurnaz bir çoban Suya götürüp geri getiren sulamadan Kavalıyla ninni çalarak sabah, akşam uyutan Bundan daha keyifli ne var O kadar çok ki uykuda geçirdiğimiz yıllar Oturup saymadım, sayamadım Hani ne demişti büyük usta Aziz Nesin “Öyle güzel uyuyorsun ki aziz milletim Uyandırmağa kıyamadım.” Asrın lideri Öyle takdim ettiler halkımıza Öyle buyurdular Partinin ileri gelenleri İşsiz tayfasından Zileli Bekir Akbaş emmi Bütün dertlerini unutup Başbakanın arkasında saf tutup Namaza durmaktan öylesine mutlu ki Ama Eline bir fırsat geçse (Hiçbir zaman geçmez ya) İnanın, kan kusturur en yakınına bile Karadere’li, kömür işçisi Emir Hansu dayı Günahlarından arınmayı Ve cennetin yolunu açan bir ibadet olarak görüyor Başbakanına dokunmayı Rizeli çopur reis Kamil Er de Takmış kafayı “O penim peygamberum Onun idrarinu içerum, bo..nu yerum” Diye dolaşıyormuş her yerde Denir ya, biz bize benzeriz Gerçekten tuhaf insanlar memleketiyiz Öyle yurttaşlarımız var ki Çepnili Hayrünnisa Çipil teyze gibi O da içinden gelerek diyor ki “İsdesin başbakanım Nikahsız eşi olurum Varsın depe depe gullansın” Hele Adapazarlı ev hanımı Sümeyye Galip O kadar çok seviyor ki asrın liderini ‘Acaba nesi olsam’ diye düşünmüş Vermiş kararını -kıçının kılı- olmağa talip Neler var daha bilmediklerimiz, duymadıklarımız Akıllara ziyan Bu ülkede yaşayan Analarımız, bacılarımız Emmimiz, dayımız Yakınımız, uzağımız olan Ne diyebilirim azizim Yönetenlerine karşı duydukları sevgide Sınır tanımayan Büyük kentlerimizin varoşlarında Yarı aç, yarı tok yaşayan Damarlarında asil kanı taşıyan Bu insanlar bizim

Hiç Kimse Güvenliğimizi Bozamaz

22 Mart 2016İsmail İlhan0

Daha önce yaşadığımız terör saldırıların sonrasında en üst düzey yetkililerimiz tarafından söylenmesine alıştığımız ve ezberlediğimiz cümleler, Güneydoğuda, Ankara’da, İstanbul’da ardı ardına yaşanan, pek çok vatandaşımızın, hatta turistin ölümüne neden olan canlı bomba eylemlerinin ardından yine tekrarlandı. En son İstanbul’da, İstiklal caddesinde patlayan canlı bomba saldırısından sonra sayın asrın liderimiz aynen şöyle söyledi: “Terörün gündemine asla teslim olmayacağız. Ülke ve millet olarak hedeflerimizden uzaklaşmayacağız. Terör örgütlerini er ya da geç hüsrana uğratacağız.” Aynı saldırının ardından yaptığı başka bir konuşmasında; “Terör örgütlerinin, saldırılarla insanlarımızı korku ve yılgınlığa sürüklemek istediklerini çok iyi biliyoruz. Bu tür saldırılarla hedefine ulaşmış bir terör örgütü yoktur. Yılmayacağız, yıkılmayacağız. Kimse sabrımızı sınamasın. Kimseden korkmuyoruz. Karşılarında millet olarak dimdik duracağız. Halkımın eskisinden daha güçlü, daha kararlı ve kalabalık bir şekilde sokakta demokratik haklarını kullanmasını, terörü lanetlemesini, büyük bir öz güven içinde işinde, gücünde, alışverişinde, eğlencesinde olmasını istiyorum, vb.” Bu arada, o akşam oynanacak olan Galatasaray, Fenerbahçe maçı için var olan endişeler kendisine iletilince maçın derhal iptalini emretti. Biletini alıp stadyuma girmiş olan binlerce taraftar kuzu, kuzu stadı güvenli bir şekilde boşaltmak durumunda kaldı. Danışmanları, yeni saldırı ihbarları bulunduğunu söylediklerinde; “Kamu oyuna sızdırılmasın, aramızda kalsın, içişleri bakanıma, benim korumalarımın sayısını 30, 40 kadar daha artırmasını söyleyin. Bu teröristlere güven olmaz. Maden terörü büyük şehirlerden uzak tutamıyoruz bari kendimizden uzak tutalım. Biz işimizi önce sağlama alalım, sonra Allahın takdirine sığınalım. Ayrıca benim televizyonlardan halka hitabımda –Sokağa çıkarak dik duruşunuzu sergileyin, demokratik haklarınızı kullanın, terörü protesto edin, terörü lanetleyin- gibi sözlerime bakmayın siz. Sokaklarda 3 kişinin bile bir araya gelmesine müsaade edilmesin. Toplanmakmış, yürümekmiş, pankart açmakmış yok öyle şey. Bu ülkeyi kimin idare ettiğini herkes iyi bilmeli. Ayrıca dünyanın parasını verip bu kadar biber gazı ithal ettik, bu kadar TOMA aldık, bunlar küflensin, paslansın diye alınmadı herhalde değimli kardeşlerim. Güvenlik güçlerimizin sayısını üç katına çıkardık. Ben her zaman olduğu gibi polisimin arkalarındayım. Gazını da, tomasını da, mermisini de çekinmeden kullansınlar. Kimse bana karşı, hükümetime karşı tek laf etmemeli. Kimsenin terörden şikayet etmesine göz yumamayız. Bu, teröre hizmet etmektir. Bu, vatan hainliğidir. Bu vatan hainlerini bağrımızda, içimizde barındıramayız. Buna asla izin veremeyiz.” Daha konuşacaktı ama bulunduğu yerde bir canlı bomba patlayabileceği ihbarının kendisine iletilmesi üzerine daha güvenli bir yere gitmek üzere apar, topar oradan ayrılmak zorunda kaldı. Naçizane ben de diyorum ki ülkemin insanları ne de olsa terör olaylarına alıştı nasılsa. Her gün güneydoğudaki terör çatışmalarından, büyük şehirlerimizin en kalabalık yerlerinde patlatılan canlı bombalardan, bunların sonucu ölen yüzlerce masum insanlarımızdan fazla etkilenmiyoruz. Sadece cenaze sahipleri ve yakınları acı çekiyor. Kanıksadık bunları. Ama hiç olmazsa başta sayın asrın liderimiz olmak üzere bizi bu güzel günlere taşımış olan hükümetimizin sayın üyelerine karşı ve hatta bütün yardımcı bürokratlarına vicdan borcumuzu ödemeliyiz. Onları her türlü terör tehdidinden, tehlikesinden korumak boynumuzun borcu olmalı. Bu yüzden bütün istihbarat örgütü, bütün polis örgütü, jandarması, askeriyesi bu sayın büyüklerimizi korumak, kollamak için seferber edilmeli. Onlara bir şey olursa maazallah ülkemiz terör bataklığına iyice saplanır. İşte böyle durumlara düşmek istemiyorsanız asrın liderimizin istek ve öğütlerine kulak verin. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapmadan, olan bitenden yönetimi sorumlu görüp protesto etmeden, kalabalık yerlere gitmeden yani evinizden dışarı çıkmadan ileri demokratik haklarınızı sonuna kadar kullanabilirsiniz. Neden “Teröre alışmayacağız” filan gibi laflar edip asrın liderimizi ve yetkililerimizi üzüyor, sinirlendiriyorsunuz anlamıyorum.

Şanlı Bir Eğitim Kurumu, Harem

17 Mart 2016İsmail İlhan0

Asrın liderimizin değerli eşi ünlü tarihçi Emine Sultan çok haklı olarak, Osmanlı Tarihinde haremin, saraylı kadınların hayata dört dörtlük hazırlanmalarına hizmet eden ve hayır organizasyonlarının görüşülerek örgütlendiği, çok önemli bir okul olduğunu ifade buyurmuşlar. Yani bütün bir Osmanlı döneminin mucit sultanları, bilgin cariyeleri hepsi harem üniversitesinden yetişmiş. Dünya çapında ün kazanmış, Nobel ödülü almış Osmanlı kadınları bu harem okulunda eğitim görmüşler de bizim haberimiz olmamış. Cumhuriyet döneminde bize haremle ilgili çok yanlış, yararsız bilgiler verilmiş. Harem, fethedilen ülkelerden esir alınmış genç kızlar arasından padişaha layık görülen güzel kızların seçilerek sarayda padişahın hizmetine sunulmak üzere alıkonulduğu yer olarak öğretildi bize. Bu açıdan bakınca harem, padişahların zevk ve sefa yuvaları oluyordu. Ayrıca haremin, dişli ve gözde cariyelerin, çekemediği, kıskandığı, istemediği diğer cariyeleri hançerlettiği, boğdurttuğu, şehzadelerin ölüm fermanlarının kararlaştırıldığı, hatta padişahların tahtan indirilerek yerine kendi yakınını geçirme kararlarının alındığı bir entrikalar yuvası olduğunu sanıyorduk. Sayın asrın liderimizin birçok konuda, birçokları tarafından kandırıldığı gibi, ulusumuzu da yeteneksiz, kifayetsiz tarihçiler kandırmış. Ne kadar da yanılmışız, nasıl da aldatılmışız! Çok muhterem Emine hanımefendinin, pek çok kandırılmış yurttaşımız gibi benim de kandırılmış olduğum bu konuda halkımızı bilgilendirmesinin ardından aklıma, sayın yetkililerimize iletilmek üzere bir fikir geldi. Bu muhteşem eğitim kurumunu mutlaka yeniden hayata geçirmek gerektiği fikri. Nasılsa Osmanlı saraylarına taş çıkartacak, ihtişamlı sarayımız da var şimdi. Sayın dünya liderimizin çevresi de, kendisi de zaten orayı bir Osmanlı Sarayı ve külliyesi olarak tanımlamaktalar. Külliye demek, içerisinde eğitim kurumlarının da yer aldığı pek çok kurumun bir arada olması demek. Kendisini, haklı olarak, padişah gibi algılayan liderimizin külliye sarayında harem olmadan olmaz elbette. Gerçi bu devirde ülke fethetmek ve fethedilen bu ülkelerden ganimet olarak genç kızları esir alarak saraya getirmek mümkün olmasa da kendi ülkemizde, sarayın haremine girmek isteyecek, Padişahımıza dokunmanın cennetin kapılarını kendisine sonuna kadar açılacağından emin olan, onun yakınında bulunmanın kırk yıl ibadet etmekle eşdeğer olduğuna inanan, onun kıçının kılı olmaya bile talip olan nice gönüllü kadınlar, kızlar çıkacaktır. Kim bilebilir, bu yüksek eğitim kurumunda görev almış olan bu cariyeler arasından ne bilginler, ne mucitler, ne yetenekler, ne cevherler çıkacağını. Diyorum ki, bütün dünyanın haset ettiği, gıpta ile baktığı bu örnek eğitim kurumunu yeniden hayata geçirmek bir numaralı önceliğimiz olmalı bence. Böylece dünyamızın da ülkemizin de gelişmesine yeni ve büyük hizmetler sunacak nice Hürrem Sultanlar, nice Kösem Sultanlar yetişecektir. Bunların sayesinde dünyanın saygısını kazanacağız. Bu cariyelerin eğitimini layıkıyla gerçekleştirecek Harem Ağası kadrosunu oluşturmakta fazla bir sıkıntı çekileceğini düşünmüyorum. Sayın dünya liderimiz, devletlü padişahımız istesin yüzlerce ilahiyat hocası ve imam hatip, kendisine yaranmak, yakın olmak için bu göreve koşacaklardır. İktidarsız olsalar da, haremde Huri misali cariyelerin arasında olmanın mutluluğu ve göz, el, ayak zinasının şehveti ile yetinmeyi bilecek, gönüllü olarak hadım olmayı kabul edip, hareme Hadım Ağası hoca olmaya talip olacaklardır. Büyük Osmanlı döneminin yeniden inşa ve ihyasına haremden başlamak harika bir fikir bence. Böylece ülkemizin saf, temiz insanları da sarayın harem maceralarını dinleyerek, zaten çok mutlu yaşadıkları TÜİK’in istatistikleriyle sabit olan, yuvalarında mutluluklarına mutluluk katacaklardır. Dünyada geçmişi yaşatmayı başaran bir müze ülke olarak bütün ülkelerin dikkatini çekip ülkemize turist akınını da sağlamış oluruz ki para kazanmak için çalışıp yorulmaya da ihtiyacımız kalmaz. Dünya çalışır, kazanır biz afiyetle yeriz. Şimdiden hepimize afiyet olsun. Bu harikulade proje taslağım için de yetkililerden bir talebim olmadığını herkesin huzurunda beyan ediyorum. Sağlıklı kalın.

Casusluk Böyle Olur

10 Mart 2016İsmail İlhan0

Pek çoğumuzun malumu olan, dünya çapında ün yapmış, batının en büyük basın yayın organlarına haber olmuş, ünlü yazarların makalelerine konu olmuş bir davamız var. Adı ile ilgisini kurabilmek çok güç olsa da adı -Casusluk Davası-. Sayın asrın liderimizin savcılara verdiği bir talimatla açılmış bir dava. Gerçek casuslara, şaşkınlıktan kafayı yedirebilecek bir dava. Her şeyin herkes tarafından bilindiği, gizli olduğu iddia edilen bilgilerin gazetelerde boy gösterdiği bir casusluk davası. Yer yüzünde, edindiği gizli bilgileri düşmana satmak ya da başka çıkarlar sağlamak için kullanmak yerine gazetesinde haber olarak yayınlayan bir casus görülmemiştir her halde. Gören ya da duyan varsa lütfen bizi de bilgilendirsin. Yasalarımızda casusluk tanımı değişmiş ama biz duymamışız. İktidarın savcıları, hakimleri bu tanım değişikliğini bildiklerinden, günlük bir gazetenin casusluk amacıyla yayınlamış olduğu bilgi ve belgeleri delil göstererek, rahatlıkla ömür boyu hapislik talebi ile dava açabiliyorlar. MİT tırlarının Suriye’deki terör örgütlerine götürdüğü silah ve mühimmatın Adana-Hatay yolunda yapılan kontrolde ortaya çıktığını sağır sultan duymuştu. Yetkililerimiz önce tırların yükünün Suriye halkına giden gıda yardımı olduğunu söylediler. Bunun doğru olmadığı ortaya çıkınca, tırların Suriye Türkmenlerine gıda ve silah yardımı taşıdığı en yetkili ağızlardan dile getirildi. Bunun üzerine Suriye Türkmenlerinin yetkilileri açıkladılar: “Söz konusu tırlar bize ne gıda ne de silah getirmiştir. Türk yetkililerinin bu yöndeki haberleri asılsızdır.” Bizim yetkililer Türkmenlerin bu açıklamasını önemsemediler. “Onların haberi olmadan biz halka dağıttık” deyip olayın üstünü örttüklerine sandılar. Mesele bu şekilde tam da kapanmışken Cumhuriyet gazetesi MİT’e ait tırların silah ve mühimmat taşıdığını belgeleyen görüntüleri yayınladı. İşte kıyamet de tam bundan sonra koptu. Sayın asrın liderimiz o kadar çok kızdı ki bu habere, “Cumhuriyet gazetesi denen, kimsenin okuma zahmetine bile katlanmadığı bir küçük gazete alenen casusluk suçu işlemiştir. Bunu asla onların yanına bırakmam. Derhal savcılarıma gerekli talimatı verip en ağır cezaya çarptırılmalarını sağlayacağım. Bu büyük suçu görmezlikten gelemeyiz. Gerekenin yapılacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Bu olayın bizzat takipçisiyim” demeye gelen demeçler verdi. Böylece, ülkemizin temeline yerleştirilmiş korkunç bir bomba niteliğindeki bu olayın ne büyük bir casusluk olayı olduğunu gün yüzüne çıkartma başarısını gösteren asrın liderimizin ne yaman bir istihbaratçı olduğunu da dünya alem öğrenmiş oldu. Savcılar aldıkları talimatın gereğini derhal yerine getirdiler. Adı geçen gazetenin genel yayın yönetmeni ve muhabiri hakkında tutuklanarak müebbet hapislik talebi ile dava açtılar. Tüm demokratik kuruluşların, uluslararası basın ve yayın kuruluşlarının, demokratik ülkelerin resmen karşı çıkmalarına, resmi protestolarına asla boyun eğmeyerek casus gazeteciler, cezaevine tıkıldılar. Casusluğun ne olduğunu bilmeyen, yeni tanımından habersiz olan bir kısım aklı evvellerimiz cezaevi önünde sürekli nöbet tutarak güya akıllarınca casus gazetecilerin tutukluluğunu protesto ettiler. Tabii ki bir sonuç alamadılar. Yapılan her icraat ileri demokrasinin kurallarına uygun, ileri demokrasinin gereği idi. Balyoz, Ergenekon, Kumpas vb. davalarında olduğu gibi sanıklar senelerce tutuklu yargılandıktan sonra mahkeme isterse beraat ettirebilirdi. Bu, sanıkların casus olmadığını kanıtlamazdı. Sanıklara bir miktar tazminat ödenecekse de ödenirdi. Koskoca TC hükümeti üç kuruş tazminattan kaçacak değildi herhalde. Ama işler tasarlandığı gibi gelişmedi. AYM, sanıkların yaptığı kişisel başvuruyu görüşüp başvuru sahiplerinin haksız yere tutuklandığına(Hak İhlali) karar verdi. Onları yargılayan ağır ceza mahkemesi de AYM’nin kararına uyarak sanıkları tahliye etti. Ancak bu karar sayın asrın liderimizi çileden çıkardı. AYM’yi de, kararlarını da tanımadığını, mahkemeye saygı duymadığını, kararları uygulamayacağını bütün Türk ulusuna en yüksek perdeden açıkladı. Bununla da yetinmedi, tutuklama kararı veren mahkemeyi de, AYM’nin kararına uyarak tahliye kararı verdiği için, kalaylamayı ihmal etmedi. Onlara, “ilk kararlarında direnmeleri halinde AYM’nin yapabileceği bir şey yok. O şahıslar (Can Dündar ve Erdem Gül) çok istiyorsa AİHM’e gidebilir. AİHM de AYM’nin verdiği kararı doğru bulursa bizi tazminat ödemeye zorlar. Devletimiz itirazını yapar, sonra da tazminatı öder.” Yani sayın dünya liderimiz mahkemeye; “Siz AYM’yi de AİHM’yi de sallamayın, benim dediğimi yapın gerisine karışmayın, arkanızda ben varım.” diyor açıkça. Nasılsa tazminatları kendi cebinden ödüyor ya, kim karışabilir ki. Yeter ki o şahıslar kodeste kalsın. Devletin parasını kimselere hesap vermeksizin harcamaya yetkileri de var ayrıca. Ödeyecekleri birkaç yüz bin liranın lafı mı olur. Böylece sayın büyüğümüzün ne kadar demokrasi hayranı bir lider olduğu, ülkeyi nasıl en ileri bir demokrasi ile yönetmekte olduğu bir kere daha kanıtlamış oldu. Kimse ileri demokrasi talep etmesin. Çünkü daha ilerisi yok. Yaşasın en ileri demokrasimiz!

Mutlu İnsanlar Ülkesiyiz

2 Mart 2016İsmail İlhan0

Son yıllarda ülkemizde, anketler yapan araştırma kurumları hayli arttı. Merak ettiğimiz pek çok konuda değişik araştırmalar yapılıyor, toplumumuz bilgilendiriliyor, aydınlatılıyor. Özellikle seçim öncesi yapılan anket çalışmaları bunun en somut örneği olmuştu. Son seçimden önce yapılan anketlerde bütün araştırma kuruluşları AKP nin, %40-%45 aralığında oy alacağı sonucunu bulmuşlardı. Buna karşın AKP, neden ve nasıl olduğunu kimselerin doğru, dürüst açıklayamadığı bir başarı örneği sergileyerek %49.5 oy aldı ve TBMM de çoğunluğu rahat bir şekilde sağladı. Yine bu kamuoyu araştırmalarından öğrendiğimize göre bunca olumsuzluklara, bunca felaketlere rağmen yeni bir seçim yapılsa iktidar partisi, Anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu bulabilecekmiş. Necip milletimiz hırpalanmayı, yoksulluğu, evlatlarının cenaze namazlarında yetkili erkanla birlikte saf tutmayı, onların uyutma nutuklarını huşu içinde dinlemeyi, -padişahım çok yaşa- kabilinden tezahürat yaparak onları izlemeyi çok seviyor. O nedenle bu sonuçlara şaşırmamak gerek. Ben bu yazıda başka bir araştırma sonuçlarından söz etmek istiyorum. Son günlerde TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) yaptığı bir araştırmaya göre mutlu insanlar ülkesi olduğumuz ortaya çıkmış. İnsanları mutlu yaşayan ülkeler içinde bayağı üst sıralarda yer alıyormuşuz. Ayrıca, memleketimizde yaşayan mutlu insanların sayısı giderek artıyormuş. Bir yıl önce yapılan anket sonucuna göre ülkemizdeki mutlu insanların oranı % 53, 3 iken bu son yapılan anket sonucuna göre %56,6 olmuş. Koskoca devlet kurumu olan TÜİK nun her halde doğru söylemediği iddiasında bulunacak değiliz. Böyle devam ederse birkaç sene içinde bütün bir millet olarak mutluluktan kanatlanıp uçuşa geçmiş tek ülkesi olacağız yeryüzünün. Kendi adıma ben çok mutluyum. “Neden?” derseniz, bu çok açık. Çevremizde olup biten her olaydan zevk alıyor, huzur duyuyoruz. Örneğin ülkemizin büyük kentlerinde patlatılan bombalar, bu patlamaların sonucu ölen onlarca, yüzlerce insanımız, bunlar için yetkililerin attığı nutuklar nasıl mutlu ediyor beni bilemezsiniz. Güneydoğu illerimizden her gün gelen şehit haberleri, akşam haberlerinde huşu içinde izlediğim cenaze törenleri, yüksek erkanın hiç sektirmediği cenaze namazları ve kortejleri, şehit ailelerinin feryatları sizi de mutlu etmiyor mu? Çaresizlik içinde ülkemize sığınmış, neredeyse Türkiye’nin bütün kentlerine, kasabalarına yayılmış sevgili misafirlerimiz Suriyeli mültecilerin sefil yaşamlarını, kapağı Avrupa’ya atabilmek için binlercesi Egenin soğuk sularına gömülen, çocuklarının cesetleri sahillere vuran o masum insanların dramlarını izledikçe mutluluktan zil takıp oynayasım geliyor. Ülkemizin ekonomisi deseniz dünyayı kıskandıracak gelişmeler gösteriyor. Kapanan şirket sayısı açılan şirket sayısını yakalamış neredeyse. İcra daireleri yığılan icra olayları yüzünden çalışamaz hale gelmiş, havlu atmak üzere. Karşılıksız çekler, takibe düşmüş kredi kartı borçları milyonlarla ifade ediliyor. Evelallah,yatırımlarımız 4 yıldan bu yana hiç artmamış, hatta bir miktar azalmış. Sayın maliye bakanımız, bir İngiliz dergisi ile yaptığı söyleşide ekonomimizin iyi gitmediğini söylemiş. “Yabancı yatırımcı, ülkemizdeki istikrarı yeterli bulmadığı için yatırım yapmak istemiyor.” Demiş. Öyle sanıyorum, benim gibi ülkemiz insanını mutlu eden haberlerden bazıları da bunlar olmalı. Ülkemize gelen turist sayısında küçümsenemeyecek boyutlarda düşüş olmuş. Türkiye’nin her yöresinde turistik rezervasyon iptalleri çığ gibi artıyormuş. Bütün turistik otel çalışanları artık bol, bol dinleneceklermiş. Eğer işten de çıkarılırlarsa bundan daha büyük mutluluk kaynağı olabilir mi? Dağılan ailelerin sayısı, tecavüz olayları, kadın cinayetleri, giderek artan gasp ve hırsızlık olayları, çevre duyarlılığı ve birbirimize karşılıklı sevgi, saygı, hoşgörü bu kadar artmışken nasıl mutlu olmayalım ki? Ülkede depresyon ilacı kullanımı geçtiğimiz yıl 600 bin kutuya yükselmiş. Uyuşturucu bağımlılığı yaşı 10 a kadar düşmüş. Farklı siyasi görüşe sahip aileler ayrı kahvelere gidiyor, aynı dükkandan alışveriş etmiyor, birbirlerinden kız alıp vermiyorlar. Bütün bunlar hala bazılarını mutlu etmiyorsa bu da onların bileceği bir iş. Eğitim sistemimiz dünyada mevcut en verimli, en başarılı ve çağdaş bir yapıya kavuştu. insanlarımızın bir numaralı gereksinimi olan din eğitimi, eğitim sistemimizin ana ekseni haline getirilerek dünya bilimine katkılar sunma, dünya çapında bilim adamı yetiştirme olanağı yaratıldı. Her il ve ilçeye açılan imam hatip liseleri sayesinde bilim dünyasında ön saflarda yer almış bir ülke konumuna gelmek üzereyiz. Yakın bir gelecekte, başta bilim alanı olmak üzere pek çok alanda Nobel ödüllerini biz toplayacağız. Böyle bir tablo karşısında mutlu olmayın da görelim bakalım. Dün Kent Meydanında belediye zabıtaları bir işportacıyı köşeye kıstırmış, Allah yarattı demeyip kıyasıya dövüyorlardı. Kimse zavallı delikanlıya yardım etmek için kılını kıpırdatmadı. Pestili çıkmış vaziyetteki gencin yanına gittim. Yardım etmek istedim. Gülümseyerek teşekkür etti. “Ben halimden şikayetçi falan değilim. Kimsenin yardımına ihtiyacım yok. Bu sık, sık olur. Alıştım. Hoşuma bile gidiyor. Bundan çok mutluyum” dedi. Hiç şaşırmadım, oradan uzaklaştım. Saydıklarım dışında ülkemizde insanlarımızı mutlu eden o kadar çok neden var ki say, say bitmez. Her akşam oturup haber izlerken keyfimden şıkır, şıkır oynamaktan kendimi alamıyorum. Bu yüzden zabıtalardan sopa yiyen genci çok iyi anlıyorum. Mutlu bir ülkenin mutlu bir bireyi olmak ne güzel. Bizlere bu mutluluğu bahşeden yöneticilerimize şükranlarımı sunuyorum. Mutlu ülkemin mutlu insanları, sizlere daha çok mutluluklar diliyorum. Sağlıklı ve mutlu kalın.

Gök Taşı Vergisi

23 Şubat 2016İsmail İlhan0

Çok değerli ve işbilir hükümetimiz yeni yılda pek çok malın ve hizmetin vergisini arttırdı. Memurun, emeklinin, işçinin maaşına, ücretine yaptığını söylediği üç kuruş zammı çaktırmadan, katlayarak geri alma başarısını sergiledi. Mesela bizim evde elektrik, su ve doğal gaz faturaları neredeyse ikiye katladı. Emlak vergisiydi, taşıt vergisiydi, harçlar, sigortalar. Aklına ne gelirse hepsi enflasyonun üzerinde arttırıldı. Marketlerde, özellikle gıda fiyatları uçmuş. Bir, iki ay önce 100 lirayla halledilen haftalık market alışverişi 150 liradan aşağı kurtarmıyor. Akaryakıta, sigaraya, alkollü içeceklere yapılan zamları saymıyorum. Çünkü bu mallara yapılan vergi zamlarını hiçbir ekonomik ölçüye vurmak mümkün değil. Normalde malın fiyatının %90’ı üretici ve dağıtıcıya, %10 civarındaki bir kısmının da vergi olarak devlete gitmesi gerekirken bizde bunun tam da tersi olduğu, yani bu ürünlere ödediğimiz paranın %90’ na yakınının vergi olduğunu ve bu uygulamayla dünyanın en önde gelen ülkesi olduğumuzu bilmeyen yok sanırım. Geçtiğimiz yıl doğu illerimizden birisinde bulunan bir köyün arazisine bir miktar meteor yağmıştı hatırlarsanız. Köylüler, farklı olduğunu gördükleri bu taşların, nasıl olduysa değerli olduğunu öğrenmişler ve taşlardan bulabilmek için köyün arazisinin altını üstüne getirmişlerdi. Yaklaşık bir yumruk büyüklüğündeki taşlar, yabancılar tarafından 50, 60 dolar kadar bir para karşılığı satın alındığını duymuştuk. Doğal olarak bizim duyduğumuz bu haberi sayın devlet yetkilileri de duymuş. Vakit kaybetmeden sayın maliye bakanlığı bir genelge yayınlayarak ‘Gök Taşı Vergisi’ adıyla taşların satışından vergi alınacağını duyurmuştu. Gözünden hiçbir şey kaçmayan iktidarın sayın yetkilileri, devletimizin hazinesine çok önemli bir kaynak bulduklarını düşünmüşlerdi. Ne yazık ki taşların arkası gelmedi. Köylülerin günlerce, aylarca araziyi didik, didik, karış, karış aramalarına karşın toru, topu 40, 50 taş bulabilmişlerdi. O taşların satışından, köylülerden vergi alınıp alınmadığı bilinmiyor. Ama, nezih devletimizin nezih hazinesinin çok paraya gereksinimi olduğu herkesin malumu. Neden derseniz: Suriyeli sığınmacılara madem kapılarımızı açtık, onların yeme, içme, barınma, sağlık vb. harcamaları için milyar dolarlara gereksinim var. Her ne kadar yeni bir seçime daha epeyce zaman var olsa da ülke siyasetinin ne getireceği belli olmaz. Bu nedenle seçmeni islim üstünde tutmak gerek. Yani kömür, gıda paketi, para yardımlarının sürdürülmesi lazım. Aritmetik dizi boyutlarında artan örtülü ödeneklerin (hiçbir zaman hesabı sorulamayan harcamalar) bütçeden karşılanması gerekiyor. Dünyada eşi, menendi olmayan Beştepe Başkanlık Sarayımızın giderek artan masrafları var. Daha bunlar gibi bir yığın zorunlu harcamaları yapmak için mevcut vergilerin zamlanması ve yeni vergilerin ihdas edilmesi (yaratılması) gerekli. Ancak ‘Gök Taşı Vergisi’ gibi hazinenin dişinin kovuğunda bile kalmayacak eften, püften vergiler yerine koyunca ses getirecek vergiler bulmak gerek. Örneğin benim aklımda bir tane var. Hava Alma Vergisi. Biliyorsunuz ki insan yemek gibi, su gibi temel gereksinimleri karşılanmadan yaşayamaz. Hava almak ise hepsinden önemli bir gereksinim. Ekmeksiz, susuz bir süre yaşarsın ama hava almadan birkaç dakika bile yaşayamazsın. Yurttaşlarımızın tamamı her gün muntazaman havalarını alıyor. Yer yüzünde artık karşılıksız hizmet kalmadığına göre hava solumanın da bir bedeli olmalı değil mi? Ülkemizde 80 milyona dayanmış nüfusun tamamı bu hizmetten yararlandığına göre her fert günde elli kuruş Hava Alma Vergisi ödese (ki şimdilerde 50 kuruşu dilenci bile kabul etmiyor.) sayın iktidarımız yaklaşık 15 milyar lira toplamış olur. Ama ben hükümet olsam toplamışken bunu 1 lira yaparım, harcamalarımı da arkasını, önünü düşünmeden rahat, rahat karşılarım. Sayın kıymetli yetkililerimize verdiğim bu akıl için hiçbir talebim de yoktur.

Bir Düşman Daha mı?

17 Şubat 2016İsmail İlhan0

Biliyorsunuz, AKP 2002 yılında iktidara geldiğinde çevremizde bize düşman olan hiçbir ülke yoktu. Sadece, Kıbrıs yüzünden arada bir Yunanistan ile ufak sürtüşmelerimiz oluyordu. Başta Rusya olmak üzere İran, Irak, Suriye, İsrail, Bulgaristan, Moldova, Gürcistan gibi komşularımızla ekonomik ilişkilerimiz düşmanlarımızı çatlatacak düzeylere ulaşmıştı. Milyar dolarlar düzeyinde ihracatımız vardı bu ülkelere. Her sezon bu ülkelerden gelen turistlerle İstanbul’daki, güney illerimizdeki her biri yüzlerce, binlerce turist ağırlayan konaklama tesisleri tıka basa doluyor, kazandıkları paralarla turizm sektörü durmadan yeni turistik tesisler inşa ediyorlardı. “Oh be! dünya varmış” diyebileceğimiz bir sürecin başladığını umarak sevinmiştik. AKP’nin olağanüstü öngörülü, basiretli politikaları sayesinde komşularımız birer, birer önce dostluklarını, arkasından ilişkilerini kestiler. İşin daha da vahimi, bu ülkelerin çoğu ülkemizi düşman ilan etti. Böylece onurlu, şerefli bir yalnızlığın içinde bulduk kendimizi. Coğrafyamızda sadece Suudiler, ve Katar emirliği ile görüşüyoruz. Çünkü sayın Büyük Reisin şimdilik, özellikle Suudi Kralları ile, eskiden Esat’la olduğu gibi çok samimi, dostane ilişkileri var. O kadarki, dış gezisini yarıda kesip, apar, topar 92 yaşında ölen kralın cenazesine koşmuştu. Somada 301 madencinin katliamında bile yas ilan etme gereği duymamış, bunun için bayrakları yarıya indirmek aklına gelmemişken Suudi kralı için yas ilan edip bayrakları yarıya indirtmişti. Komşularımızdan dostumuz, müttefikimiz, ticaret ortağımız kalmayınca bizimki rotayı uzak ülkelere çevirdi. Önce, Rusya’dan kopan Türk cumhuriyetlerini denedi, oralardan olumlu bir sonuç alamadı. Çin’i, Kore’yi, Hindistan’ı denedi yüz bulamadı. En sonunda Güney Amerika Ülkelerini gözüne kestirdi. Yanına çok iyi eğitilmiş 100 kişilik koruma ekibini ve askeri kargo uçaklarına yüklediği zırhlı araçlarını da alarak, özel uçağıyla Güney Amerika’ya avdet etti. Kargo uçağı, üç günde 14000 km. yol kat ederek büyük reisle aynı gün Şili’ye ulaştı. Sayın büyük reisin uçak kafilesi daha Şili’ye indiğinde Şili yetkililerinin ve halkının hoşnutsuzluğu belli oldu. Bu kadar tantanayı ve koruma ordusunu, zırhlı araçları gören Şilililer; “Biz yabancı bir ülkenin reisini korumaktan aciz bir devlet miyiz ki bize bu hakaret reva görülüyor?” diyerek durumu protesto ettiler. Bu hoşnutsuzluğun gölgesinde geçen görüşmeler haliyle ülkemize bir şey kazandırmadığı gibi Şili milletinin sempatisininn yok olmasını sağladı. Sayın büyük reisin Santiago’daki konuşmaları -kendi çalıp kendi oynadı- havasında geçti. Aynı durum, aynı hava üç aşağı, beş yukarı Peru’da da tekrarlandı. Cumhurbaşbakanımızın ve beraberindeki heyetlerin temaslarından kayda değer bir sonuç çıkmadı. Ne siyasi destek konusunda, ne ticari konularda, ne de turizm alanında somut bir sonuç alındı. Peru’dan da eli boş uğurlanan büyük reis bütün umutlarını Ekvador ziyaretine taşıdı. Daha önce ziyaret ettiği Şili ve Peru’daki temaslarını yakından izleyen Ekvador’lular sayın büyük reisimizin farklı davranmayacağını, farklı bir şey söylemeyeceğini bildiklerinden ülkelerine gelmesinin gereksiz olduğuna karar verdiler. Buna rağmen gelmekte ve konuşmakta kararlı olduğunu görünce Evador halkı büyük reisi sokakta protesto etme kararı aldı. Sayın Cumhurbaşbakanımız toplantının ve konuşmasını yapacağı binanın önünde kalabalık guruplarca kendisine de, o ülkeye de yakışmayan tezahüratlarla karşılandı. Korumalarının üstün gayretleri sonucu konuşma salonuna ulaşmayı başardı. Kürsüye çıkıp konuşmasına henüz başlamıştı ki, o da ne! Dışarıdaki protestocuların uzantısı toplantı salonuna kadar ulaşmıştı. Oturdukları sıralardan ayağa kalkıp, “Katil başkan, seni istemiyoruz, çek git ülkemizden, bizim ne sana verecek, ne de senden alacak bir şeyimiz yok. Hadi dışarı” diye tempo tutup bağırmaya başladılar. Gerek ülkemizde, gerekse gezdiği ülkelerde böyle bir durumla karşılaşmayı asla aklından geçirmeyen büyük reisi, korumaları derhal en iyi bildikleri yöntemlerle, yani Ekvador’lu protestocu hanımları, kollarını bükerek yere yatırıp sürüklemek suretiyle salondan dışarı attılar. Bu arada araya girerek olayı yatıştırmaya çalışan bir millet vekilinin burnunu kırmayı da ihmal etmediler. Ekvador halkı gördüklerinden, duyduklarından çok rahatsız oldu. O kadar ki en üst düzeydeki yetkililer bile, nezaket kurallarını bir kenara bırakıp, büyük reisin korumalarının yaptıklarını asla doğru bulmadıklarını, Türkiye’yle ilişkilerini yeniden gözden geçireceklerini açıklamak zorunda kaldılar. Sonuçta Ekvador temasları da kelimenin tam anlamıyla bir fiyasko olmaktan öte geçmedi. Ayrıca iyi kötü dostumuz olduğunu düşündüğümüz bu ülkeyi de düşman saflarına katmayı başardık. Kutlu olsun, helal olsun.

RTE Başkan Olunca

9 Şubat 2016İsmail İlhan0

AKP ülkeyi metazori olarak götürdüğü ikinci seçimde çoğunluk kazanınca Başkanlık Sistemi de yeniden pişirilip servise konuldu. Hatta o kadarki ülkemizin de, siyasetin de en önemli konusu oldu. Yandaş medyanın tamamı yatıp, kalkıp Başkanlık Sistemine övgüler diziyorlar. RTE arada bir “Ben başkanlık sistemini asla kendim için istiyor değilim. Ülke yönetimi tıkanmıştır. Açmak için tek çıkış yolu başkanlık sistemidir.” diyor. Bence çok da haklı konuşuyor. Güya herkes bal gibi biliyormuş tek derdinin, tek hedefinin ülkenin tek yöneteni, tek sahibi olmak istediğini. Muhalifler, her isteğinin, her buyruğunun itirazsız yerine getirilmesini, yani bir nevi diktatör olmak istediğini utanmadan, sıkılmadan söyleyebiliyorlar. “Daha kaç defa söyleyeceğim bunu. Ülkenin sorunları bu sistemle çözülemiyor. Yeni bir sisteme geçmemiz lazım. Bu da Başkanlık Sistemidir.” diye kaç kez vatandaşlarımızı uyardı. Ne laf anlamaz bir milletiz yahu. Eğer şu başkanlık bir getirilse, Doğu ve Güneydoğuda süren ve bu sistemle yakın bir gelecekte biteceğine dair bir umut da vadetmeyen savaş şıp diye bitmez mi? Biter elbet. “Bu savaşı bitirmek için sayın Asrın Liderimizin elini tutan mı var acaba? Bütün milletimiz bunun için her türlü desteği iktidarlarının emrine vermedi mi?” diye söylendiğinizi duyar gibiyim. Vermedi tabii. O 400 vekil istemişti, millet 317 verdi. Öyle olunca başkanlık çantada keklik olmuyor ki. Yine, yasalara ve anayasaya uygun olarak, AKP’nin başkanı konumunda ülkeyi karış karış dolaşıp başkanlık sisteminin erdemlerini bir kere daha anlatmak gerekiyor. Başkanlık sistemi getirildiği zaman ekonominin nasıl, tezgahtan yeni çıkmış bir lokomotif gibi tıkır, tıkır işleyeceğini görmeyen gözleri, kavrayamayan beyinleri adam yerine koymak bile gerekmez. Piyasada işlerin nasıl kabak çiçeği gibi açılacağını, vatandaşın çılgınlar gibi (olmayan paraları) harcayarak, refahını ve mutluluğunu artıracağını idrakten uzak olanları çok kınıyorum. Başkanlık yönetiminin mutlaka geleceği umuduyla, ihracatımızın şaha kalkmayı sabırsızlıkla beklemekte olduğunu bilmeyen mi var? Milyonlarca yoksulumuzun işe, aşa, insan gibi yaşama koşullarına kavuşmasının başkanlık sistemine bağlı olduğunu artık herkes adı gibi bilmiyor. Başkanlık sistemi, ülkemizin eğitim sistemindeki sorunlarının da tek ilacı. Yönetim sistemimiz başkanlık olmadığından çocuklarımız, gençlerimiz yaratıcı, sorgulayıcı, çağdaş bireyler olarak yetişmiyor. Öğretmenlerimiz, özlemini çektikleri bu sisteme kavuşamadıkları için moral bozukluğundan dolayı verimli olamıyorlar. Öte yandan yeterli dini eğitim alamadıklarından dürüst, ahlaklı, çalışkan, ülkesine, milletine faydalı, görevine bağlı, herkesin haklarına saygılı bir toplum yaratamıyoruz. RTE iktidarının bütün çabalarına rağmen Üniversitelerimizden hala yönetimle uyumlu olmayan, çatlak sesler duyulabiliyor. Sivil toplum örgütlerinden de benzer hezeyanlara tanık oluyoruz. Başkanlık sisteminde bunlara asla yer verilmeyeceği için ülke uyum içinde, istikrar içinde süratle kalkınacaktır. İftiracı, haysiyetsiz muhalefetin sayın cumhurbaşbakanımıza yükleme gayreti ve gafleti içinde olduğu ayrımcılık ve kutuplaştırma siyaseti de, yönetim sisteminin zafiyetinden kaynaklanmaktadır. Başkanlık sisteminde çok başlılık olmaz, olamaz. Tek bir baş vardır o da başkan. Öyle olunca da ayrılmakmış, kutuplaşmakmış kimsenin haddi değildir. İlla da olacaksa o da ancak başkanın izni ya da emriyle olur. Başkanlık sisteminde herkesin hakkını, hukukunu başkan gözetir. Başkan bu görevi kendisine bağlı, kendi hukuk ve adalet anlayışıyla uyumlu mahkemeleri aracılığı ile yerine getirir. Başka yerlerde, başka zeminlerde hak, hukuk aramak anlamsızdır. Üniversitelerimiz, başkanlık sisteminin öngördüğü ölçütlere uygun, bağımsız hukukçular yetiştirmeye programlanmış olacağından birbirinden farklı kararlar veren mahkemelerin yarattığı karmaşa ortadan kalkacak, mahkeme koridorlarına taşan dava dosyaları süratle eriyecek, adalet dağıtma işi alabildiğine hızlanacak, bu alandaki vatandaş mağduriyeti önlenecektir. Yeni sistemde kadınlarımızın erkeklerin isteklerine karşı gelmeleri söz konusu olmayacağından kadına şiddet diye bir sorun da olmayacaktır. Bunu da başkanlık sistemimize hakim olan; “Kadının yeri evidir. En az üç çocuk doğurup, onları ülkesine, dinine, kinine, başkanlık sistemine bağlı bireyler olarak yetiştirmekle yükümlüdür. Başka şeylerle ilgilenmesi gerekmez.” anlayışı ve görüşü sağlayacaktır. Başkanlık sisteminin ülkemize getireceği en büyük kazanım demokrasimiz açısından gerçekleşecektir. Halihazırda ileri demokrasiyle yetinmek zorunda bulunan ülkemiz insanları RTE’nin başkanlığında getirilecek yeni sistemle ilerinin de ötesinde, en uçta bulunan bir demokrasiye kavuşacaktır. İnsanlarımız RTE’nin kendilerine sunduğu hakları sonuna kadar serbestçe ve rahatça kullanacaklardır. Oooh be! Artık Somalar, tomalar olmayacak. Şehit cenazeleri gelmeyecek. Kimsenin ettiği yanına kalmayacak, kimse etmediğini bulmayacak. Düşmanlarımız bize gülmeyecek. Ülkede kötülük asla kök salmayacak. Yandaş filan olmayacak. Etkili ve yetkililerimiz artık çalmayacak. Kimse onların ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmeyecek. Böylece üzülüp, derin düşüncelere dalmayacak. Haksızlıkları görüp saçını başını yolmayacak. Ooohh be! Şimdi söyleyin lütfen ; Oooh be! Demek hakkım değil mi? Haydi hep birlikte: Ya Allaaah, Bismillah.

Yeni Dönemin Ayak Sesleri

4 Şubat 2016İsmail İlhan0

Sayın Cumhurbaşbakanımız haftalık muhtarlar toplantısına şimdi de Kaymakamlar toplantısını ekledi. Bu toplantılar da başkanlık sistemine geçişte son derece gerekli, etkili ve faydalı toplantılar. Ne de olsa, muhtarlardan sonra en küçük idari birimlerin başı kaymakamlar. Başında oldukları birimlerde devletin en üst düzey temsilcileri. Muhtarlarla da işbirliği içinde oldukları zaman üstesinden gelemeyecekleri, kandırıp oylarını alamayacakları hiçbir kesim düşünülemez. Bulundukları yerlerde hükümetin, cumhurbaşbakanın gören gözü, uzanan eli, konuşan dili konumundalar. Sayın Cumhurbaşbakanımız bunları çok iyi bildiğinden bu toplantıda, devletimizin ilçelerdeki bir numaralı temsilcileri olan işte bu kaymakamlarımıza çok kıymetli, çok önemli bilgiler ve direktifler verdi. Başkanlık sistemini ülkemize kazandırmak için nasıl bir çalışma yürütmeleri gerektiğini uzun, uzun anlattı. Ülkemize başkanlık sistemi getirilmedikçe milletimizin huzur ve refaha kavuşmasının asla mümkün olamayacağını çok net bir biçimde ifade etti. Hem başbakanı, hem de cumhurbaşkanını milletin seçtiği bir rejimden kimseye fayda gelmeyeceğini, bu iki başlılıktan mutlaka ülkenin kurtarılması gerektiğini açıkça ifade etti. Bu iki başlılıktan kurtulmanın tek yolunun da başkanlık sistemi olduğunu söyledi. “Başkanlık sistemi referandumda mutlaka kabul edilmeli.” dedi. Bunun için var güçleriyle alan çalışmaları yapmalarının önemini vurguladı. “Bunu sağlamak için her türlü yetkinizi sonuna kadar kullanmaktan çekinmemelisiniz” dedi. “Ben her zaman arkanızda olacağım, kimse (benden başka) sizin kılınıza dokunamaz, yaptığınız, yapacağınız icraatın hesabını sadece bana vereceksiniz.” dedi. Kendisini huşu içinde, kuzu, kuzu dinleyen kaymakamların gözlerindeki vatan, millet sevgisini ve görev aşkını fark etmekte gecikmeyen Sayın Cumhurbaşbakanımız en tepesinde bulunduğu ülkenin, kağıt üzerinde de olsa, demokrasi ile yönetildiğini ve kendi konumunu unutarak kaymakamları yasaları açıkça çiğnemeye yönlendirmesi, AKP’lilerde bile biraz şaşkınlık yarattı. RTE kaymakamlara; “Statükonun gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye patinaj yaptırır. Mevzuat şöyledir, böyledir. Yeri geldiğinde mevzuatı koyun şöyle bir kenara, ben bunu böyle yaparım deyin ve yapın. Kendi zihinsel inkılabınızı devreye sokun. Yöneticilik, işte bu iradeyi kullanmaktır.” Sayın Cumhurbaşbakanımızın kaymakamlara hitaben yaptığı bu veciz nutkun ne anlama geldiğini bilmeyen, anlamayan olabilir mi acaba? Kaymakamların, gerektiğinde anayasayı, yasaları çiğnemelerinde bir sakınca bulunmadığı demek değil midir bu sözler? “İcabında yasayı, masayı bir kenara bırakın, işinizi görün. Paşa gönlünüz nasıl arzu ediyorsa meselelerin üzerine öyle gidin. Arkanızda ben varım. Karşılaşabileceğiniz herhangi bir sorunu, özel kalemin aracılığı ile her zaman bana ulaştırabilirsiniz. Yaptığınız, yapacağınız her yasa dışı eylemde ben arkanızdayım.” demek olmuyor mu bu sözler? RTE kaymakamlardan bunu istediğine göre kendisinin, başta Anayasa olmak üzere, hiçbir yasayı takma niyeti olmadığı meydanda. Türk usulü başkanlık sistemi bu olsa gerek. Haydi hayırlısı!

Alevi Açılımı

27 Ocak 2016İsmail İlhan0

AKP, iktidar olduğu günden beri, bir türlü gerçekleştirmek istemediği Alevi açılımını gündeminden düşürmemeğe de özel bir önem gösteriyor. Aleviler nezdinde yaydığı –Her an açılım gerçekleşebilir- havası bu kesimi islim üstünde tutmakta, böylece de seçimlerde önemli ölçüde Alevi oyu devşirmekte çok işe yarıyor. Bu gariban toplum kesiminin azımsanamayacak bir bölümü de başta Tayip Erdoğan olmak üzere AKP yetkililerinin vaatlerini önemsiyor, oylarını götürüp AKP’ye veriyor. “Bunu nereden biliyorsun?” diyorsanız, şuradan biliyorum; Ülkemizde 20 ile 25 milyon arasında Alevi yaşıyor. Bu 15 milyon oy demektir. Bu oyların tümü CHP’ye gitse CHP tek başına iktidar olur. Bu olmadığına göre AKP, Alevilerden önemli miktarda oy alıyor demektir. Alevilerin istismarı Tayipgiller döneminde en üst seviyelere çıkmış olsa da önceki iktidarlar da bu kesimi ezmekte, sömürmekte ellerinden geleni geri bırakmadılar. 1950’li yıllarda Menderes; “Aleviler bu ülkenin has evlatlarıdır. İktidarımız asla ayrım yapmayacaktır. Alevileri başımızın üzerinde taşıyacağız.” Tarzında meydan nutuklarıyla Alevi oylarının çoğunu almayı başarmıştı. Alevilere en büyük zararları ve kötülükleri dokunmuş olan Süleyman Demirel başkanlığında Adalet Partisi, Alevilerin Hacıbektaş soyundan geldiğine inandıkları Hacıbektaşlı Dede’lerini 1960- 1970’li yıllarda millet vekili adayı yaparak Alevi oylarını devşirmeyi başarmıştı. Özal’ın ANAP’ı da farklı bir yol izlemedi. Sonuç olarak Alevilerin talepleri hiç karşılanmadığı gibi, yüzyıllardır süregelen baskılar artarak sürdü. AKP iktidara yürürken Alevileri çok umutlandırdı. Hemen komisyonlar kuruldu. Alevi ileri gelenleri ile çok önemli toplantılar yapıldı. Kamu oyuna Alevi Açılımı olarak duyurulan, Alevilere her türlü inanç ve ibadet özgürlüğünün verileceği havası yaratılan bu toplantılar 14 yıldan beri devam ediyor. Şimdilerde Davutoğlu hükümeti, Alevi açılımını yeni baştan ele alacakları, şu ana kadar sağlanan kazanımların üzerine yeni haklar sağlanacağı haberlerini havuz medyasından sık sık duyurmaktadır. Kamu oyu, bu haberlerin bir değeri harbiyesi olmadığını bildiğinden, artık üzerinde hiç durmamaktadır. Pekala, Paralel Yapıya; “Ne istediniz de vermedik.” diyen bir iktidardan Aleviler ne istiyorlar da alamıyorlar? Bunu da dilimin döndüğünce ben açıklayayım: Konuyu çözmek için hükümet yetkilisi, Diyanet yetkilisi ve Alevi Dernekleri yetkilisi Diyanetin uygun gördüğü bir yerde toplanıyorlar. Alevi yetkiliye ne istediği soruluyor. O da; “Biz ibadetimizi Cemevinde yapmak istiyoruz. Cemevlerinin yasal bir statüye kavuşmasını istiyoruz. Hadi Cemevlerimizi kendi olanaklarımızla yapıyoruz. Cemevlerinin hiç olmazsa elektrik, su giderlerinin diyanetçe karşılanmasını istiyoruz. Diyanette temsil edilmek istiyoruz. Az da olsa bizim için bir bütçe ayrılmasını istiyoruz.” Bu ve benzeri talepler karşısında hükümet yetkilisi topu Diyanet yetkilisine atıyor. O da; “Cemevi de ne demek oluyor? Müslümanın ibadet yeri camidir. Cemevine resmi statü diye bir şey olamaz. Gelin ibadetinizi camilerimizde yapın. Bu yüce devletin 120 bin camisi, 150 binin üzerinde imamı var. Siz Müslüman değil misiniz ki cemevi safsatası peşinde koşuyorsunuz?” “Sayın yetkili, bizim Müslüman olup olmadığımızı sorgulamayı bırakın. Bu ülkede yaşayan 20 milyonun üzerinde Alevi var. Bunlar bu ülkenin, görevlerini eksiksiz yerine getiren özbeöz vatandaşları. Bizim ödediğimiz vergiler neden sadece Sünni inancın hizmetinde? Neden 120 bin cami ve 150 bin imam bizim ödediğimiz vergilerle nemalanırken bize, devede kulak kabilinden olan isteklerimiz verilmiyor?” “Ne demek bize verilmiyor? Camilerimiz bütün Müslüman kardeşlerimize açık değil mi? İmamlarımız, hocalarımız bütün Müslüman kardeşlerimize hizmet vermiyor mu? Cenazelerimiz Camilerimizden usulü dairesinde defnedilmiyor mu? Namaza geldiğinizde sizi kovan, karşı çıkan mı var?” “Bu söyledikleriniz Sünni inanışının gerekleri sayın yetkili. Bizim ibadetimiz namazdan ibaret değil. Bunu camide yaptırmıyorsunuz. İbadet Tanrı ile kulu arasındaki bir iletişimdir. Bunun nasıl yapılacağı başkalarını ilgilendirmez. Biz çok şey istemiyoruz.” “Siz neden bu muhteşem camilerimizi, namazımızı, orucumuzu, haccımızı, kısacası bu güzel dinimizi kabul etmeyip bir sapkınlık peşindesiniz, bana bunu açıklar mısınız? Yüce peygamberimizi inkar etmiyorsunuz, Kuranı da inkar etmiyorsunuz, kelime-i şehadet de getiriyorsunuz, yani Müslümansınız. O zaman derdiniz ne sizin, bu Müslüman toplumda nifak çıkarmak mı?” “Sayın başkan hoca efendi, biz ibadetimizi kendi cemevimizde kendi usulümüzle yapmak istiyoruz. Biz tanrıya atalarımızdan gördüğümüz ibadetle yakınlaşmak istiyoruz. Bunun kime ne zararı var? Olmaz efendim. İslamın ibadeti tektir, o da camide yapılır. Bunun dışında yapılanlar ibadet değildir, küfürdür, sapkınlıktır. Asla buna izin verilemez. Ayrıca neyin bütçesini istiyorsunuz? Din hizmetleri para için, menfaat için yapılacak bir hizmet değildir. Bu sadece gönül işidir. İdeal işidir. Sadece yüce Allah için, yüce peygamberimiz için, yüce kitabımız için ve mümin kardeşlerimizin mutluluğu için yapılır. İbadetinizin ne Kur’anda, ne Sünnette, ne de Müslümanlıkta yeri vardır. Cehennem ateşinde kavrulmak istemiyorsanız hemen dönün bu sapkınlıktan, camilere koşun, günahlarınızdan bir an önce arının. Tekrar ediyorum; İslamın ibadeti bellidir. Bunun dışında ibadet olmaz. “Ama Müslüman alemi sadece Sünnilikten ibaret değil ki sayın başkan. Hambelisi var, Malikisi var, Şia’sı var, Vahabisi var, Selefisi var, Haricisi var, Caferisi var, var oğlu var. Bunların farklı ibadet biçimleri var. Bütün Müslümanların sizin ibadetinizi yapmasını nasıl istersiniz? Yani şimdi siz diyorsunuz ki TC. hükümeti ve onun yüksek din kurulu Diyanet İşleri Bşk. Cami dışında yapılan ibadeti kabul etmez, onu meşru görmez, ona asla cevaz vermez. Bu nasıl bir din anlayışıdır? Ayrıca bu ülkenin Laik bir cumhuriyet olduğunu unutuyorsunuz. Herkes istediği gibi inanır, istediği gibi ibadet eder, kimin doğru olduğuna da siz değil, sadece yüce Tanrı karar verir. Ortaya koyduğunuz bu temel üzerinde tartışmanın hiçbir anlamı ve faydası yok. Biz toplantıyı burada kesiyoruz.” diyerek Alevi yetkililer toplantıyı terk ederler. Seçimden seçime hatırlanan Alevi açılımı, bu tarzdaki abuk sabukluklarla sabote edildiğinden, hiçbir sonuç alınamaz, ama gündemde tutulmağa devam edilir. Havuz medyası da Alevi açılımının, iktidarın en büyük başarılarından biri olduğunu iftiharla kamu oyuna her koldan pompalar: “Alevilerin bütün sorunları çözülüyor! İşte ileri demokrasi bu!” Yaşasın ileri demokrasi!

AKP Neden Demokrasi İstesin Ki?

21 Ocak 2016İsmail İlhan0

Sizce AKP iktidarı ülkemizde gerçek anlamda bir Demokratik Yönetimin var olmasını ister mi? Aklı başında olan, birazcık mürekkep yalamış ve gerçek demokrasinin ne olduğunu bilen birisinin bu soruya ‘evet’ demesi akla ziyan bir yanıt olur. Bunun için o kadar çok neden var ki, say say bitmez. Örneğin; Gerçek bir demokraside zaten yüksek olan toplumsal bilinç düzeyi giderek daha da yükselir. Bu durum ise AKP zihniyetinde olan yönetenlerin hiç de işine gelmez. Bilinçli bir toplumda çok güçlü Sivil Toplum Örgütleri vardır. Bu örgütler hak ihlallerine göz yummazlar, bunu yapmak isteyenlere karşı çıkarlar, başkaldırırlar. Barış içinde, bir arada, karşılıklı sevgi, saygı, hak ve ödev bilinci yerleşmiş olarak, korkusuzca, gelecek endişesi duymaksızın yaşamak isterler. Devlet ihalelerinde şeffaflık isterler. İktidarın her türlü harcamalarının denetlenmesini isterler. Yönetenlerin keyfi işlemlerine, tasarruflarına şiddetle karşı çıkarlar. Bağımsız yargı isterler. Yasaların herkese eşit uygulanmasını isterler. Kadın erkek eşitliği isterler. Her alanda, her türlü haklarının güvence altında olmasını isterler. Dış ülkelere karşı ülke çıkarlarının korunmasını isterler. Özerk üniversiteler isterler. Özgür sendikalar isterler. Özgür medya isterler. Halkın haber alma özgürlüğüne karşı olan tavır ve davranışlara göz yummaz, izin vermezler. Çağdaş eğitim isterler. Sağlık hizmeti isterler. Kişisel özgürlüklerine, yaşam biçimlerine, inançlarına, etnik yapılarına dokunulmasına asla izin vermezler. Yönetenlerin ayrıcalıklı olmalarına fırsat vermezler. Ülkeyi babalarının çiftliği gibi yönetmelerine göz yummazlar. Şimdi bir de bizim ileri demokrasimizin nasıl işlediğine bakalım. Yöneten konumuna gelebilmek için yapabileceğin her türlü alavere, dalavere, üç kağıt, düzenbazlık, yalan, dolan, hırsızlık, ahlaksızlık mubahtır. Seçilmeyi ya da hedeflediğin mevkiye, makama gelmeyi başarmışsan artık sana karada ölüm yok demektir. Elde ettiğin makamı korumayı ve daha yükseklerine ulaşıp oralarda uzun süre saltanat sürmeyi sağlamak çok da zor olmaz. Bir kere halkın bilinçlenmesini önlemek için eğitim düzenini değiştirirsin. İnsanların dünya işlerinden çok ahiret işleriyle meşgul olmasını sağlayacak İmam Hatip okullarını çoğaltırsın. Halkın gereksiniminin okuldan çok , cami olduğunu tekrarlarsın her yerde. Sonra, her beş on evin bulunduğu mahalde bir cami yaparsın. Çağdaş eğitim yerine Kuran kurslarını çoğaltır, yaygınlaştırırsın. Buraları ibadethane olmaktan ziyade partinin propaganda üslerine dönüştürürsün. Ülkenin en önemli sorununun başörtüsü sorunu olduğunu bıkmadan anlatırsın cemaate. Kadınların, kızların başını, kıçını örtersin. Her yolu, her yöntemi deneyerek onların, kendi uydurduğun İslami kurallar çerçevesinde yaşamalarını sağlarsın. İbadethane adı altındaki bu yerlerde bol, bol ‘uyusun da büyüsün’ nutukları atarsın. Artık bundan sonrası kolaydır. Toplum, tadını dahi bilmedikleri özgürlükleri gelenek, görenek düşmanlığı olarak algılar. Hatta birçok kişisel hak ve özgürlüğü dinsizlik, din düşmanlığı olarak görmeye başlar. Daha iyi bir yaşama layık olduklarını, bunun olmasının kendi ellerinde olduğunu söyleyen muhalefet lider ve sözcülerini iktidardakilerin telkin ve iftiraları sonucu düşman olarak görürler. Onların ne dediklerini duymazlar, anlamazlar. Laiklik, Hıristiyanlığın İslamı yozlaştırmak için kullandığı bir silah olarak yutturulur. Medeni Kanun yerine mecelle hukukunun uygulanması sorun olmaz. Kocasının “Boş ol” demesiyle, hiçbir hak talep etmeden, boşanmış olan kadın, çoğu kez çocuklarıyla dımdızlak ortada kalabilir. Üç kuruşa muhtaç hale gelen büyük çoğunluk, sadaka gibi verilen birkaç paket erzakı, birkaç çuval isli kömürü çok büyük bir lütufmuş gibi algılar. Miras paylaşımı söz konusu olduğunda erkek kardeşlerin hediye ettiği bir bilezik, bir inek ya da birkaç koyun karşılığı babanın mirasından feragat eden kız kardeşler toplumda giderek çoğalır. Kadınlar tam anlamıyla kocalarına tabi olduklarından oylarını onun isteği yönünde kullanırlar. Çocuklarını iktidarın istediği kafa yapısında yetiştirirler. Bilerek, isteyerek cahil bırakılan halkın büyük çoğunluğu iyi kötü karnını doyurduğu, sırtını örttüğü ve derme çatma bir barınağa sahip olduğunda, hayatta kaldıkları sürece yönetenlere şükür duaları ederek onların sözünden çıkmazlar. Onları başları üzerinde taşırlar. Bu bir kısır döngüdür. Bu döngüden kurtulmak sanıldığı kadar kolay değildir. Gelişmemiş, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin en büyük sarmalıdır bu durum. 1950 den bu yana batı anlamında bir demokrasiyi ülkemize getirebilmeyi başaramadık. Zaman, zaman gösterilen iyi niyetli çabalar AKP zihniyetinin yoğun karşı çabalarıyla etkisiz kaldı. Sonunda bu günlere kadar geldik. Artık ne yazık ki dünya bizi, giderek demokrasiden uzaklaşan bir Ortadoğu İslam ülkesi olarak görmekte. Ülkenin, iki bin yılının başındaki gelir düzeyinin birazcık üzerinde olduğu görüntüsü ise bence tamamen dünya konjonktürünün bir sonucudur. Bu yazımın bir mizah yazısı olmadığının farkındayım. Bu sefer içimden böyle geldi. Rahmetli büyük usta Çetin Atlanın deyimi ile her şeye rağmen biz yine de “Enseyi Karartmayalım.”