Kadir Topbaş’ın “İstanbul 2023” Sergisi Dünya Sanat Çevrelerinde Büyük İlgi Gördü

31 Temmuz 2017Kaparoz0

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir Topbaş’ın İstanbul’un çeşitli semtlerinde sergilediği fantastik fotoğraf ve sel enstalasyonları dünya sanat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Yıl sonuna kadar gezilebilecek “İstanbul 2023” adlı serginin küratörleri “Sadece Türkiye değil, artık dünya sanat çevrelerinin bizi izlediğini biliyoruz” diyerek Topbaş’a desteğini gösterdi. Sergide en fazla dikkat çeken yedi eseri sizler için derledik: 1- Mutlu BekleyişOtobüs durağında vapur beklerken gülümseyen insanlar. Hayatın anlamsızlığını vurgulayan naif bir fırça darbesi. Kent insanına muzip bir gönderme. Durakta oturmak için geç, vapura binmek içinse çok erken bir saat. İnsan yaşamındaki çelişkilerin önce yüzlere oradan da gri sulara yansıdığı alaycı bir çığlık. 2- MarketeSahile yakın bir semtte, denizi ölesiye seven insanlar. Absürt sanat anlayışının çarpıcı bir örneği. Kusursuz bir İstanbul sunumu. Eşsiz bir sanatsal deneyim. 3- Kravatım Olmadan Aslaİş yaşamının basma kalıp kurallarını ve şekilciliği ele alan eleştirel bir çalışma. Giderek köleleşen kent insanına ve tekdüze yaşamına indirilmiş bir kılıç darbesi. Acımasız, derin ve çarpıcı bir fotoğraf karesi. Tıpkı İstanbul gibi. 4- İçimizdeki ÇocukSokaktaki sıradan insanı kullanarak gerçekleştirilmiş fantastik bir performans. Yıllar geçiyor, yollar geçiyor. Peki içimizdeki oyun isteği de geçiyor mu? Önünde saatlerce durup seyredilebilecek, yaşamı sorgulatan, müthiş bir performans. 5- Minibüste Sıradan Bir GünGündelik yaşamın içinde, hiçbir şeye aldırış etmeyen insanlardan oluşan sıra dışı bir enstalasyon. Minibüsün tepesinin doğal bir mekân gibi sunulduğu, çarpık düzene sessiz bir haykırış. Alaycı olduğu kadar iğneleyici, insanın kalbine işleyen, derin bir tebessüm. Çelişkiler yumağı, tıpkı bir sinema perdesinde olduğu gibi yerdeki yağmur sularına yansıyor. 6- YüzübüsBoğaz’ın insanlar için önemini vurgulayan, müthiş bir İstanbul güzellemesi. Sularda yüzen bir hayal şehri ve İstanbul’da yaşayanların içinden çıkamadığı bir soru: Deniz nerede başlar, nerede biter? Hem mağrur, hem şakacı. 7- Mare İstasyonareSıradan metro istasyonlarının suratına indirilmiş sert bir tokat. Metronun karanlık dehlizlerinden mavi denizlere bir selam. Apaçık bir isyan, soylu bir başkaldırı.

HERO Operasyonu Genişliyor: John Lennon FETÖ’nün Rock’n Roll İmamı mıydı?

23 Temmuz 2017Kaparoz3

Antalya Konyaaltı polisinin başlattığı operasyon büyük bir hızla genişlerken, polis de araştırmalarını dış mihraklar üzerinde yoğunlaştırdı. Soruşturma kapsamındaki karmaşık ilişkilerin efsane grup Beatles’ın beyni John Lennon’a kadar uzandığı belirtiliyor. Marksist Lennonist Sanatçıda FETÖ Bağlantısı Konyaaltı polisinin yürüttüğü soruşturmada FETÖ’cü teröristlerin giydiği HERO tişörtünün daha önce İngiliz kökenli marksist lennonist bir müzisyen tarafından kullanıldığı yolunda bir ihbar geldi. İhbar üzerine araştırmalarını derinleştiren Antalya polisi, rock müziğin en önemli gruplarından birisi olarak gösterilen Beatles topluluğu ile FETÖ’nün bağlantılarını tespih tanesi gibi tek tek ortaya döktü. Kanıtlar, polisi adım adım John Lennon ismine götürdü. Beatles’ın 1964 Pensilvanya Konseri İncelendi Antalya polisi, incelemeleri sonucunda, Beatles’ın 1964 yılında Pensilvanya eyaletinde bir konser verdiğini belirledi. Aynı yıl içinde Fethullah Gülen’in de Edirne’deki Dar’ül Hadis Camisinde kur’an kursu öğretmeni ve fahri imam olarak göreve başladığının belirtildiği rapordaki tespitler bu kadarla da kalmadı. 1964 yılı, dünyaca ünlü rock müzisyeni John Lennon ile Erzurumlu imam, ortaokul mezunu Fethullah Gülen’in yollarının ilk kez kesiştiği yıl olarak tarihe geçti. Bu tarihten sonra John Lennon, FETÖ’nün Rock’n Roll imamı olarak anılmaya başlandı. HERO tişörtüyle poz veren John Lennon Şarkılarında 15 Temmuz Darbesinin Şifreleri Araştırmaları sonucunda Lennon’ın yazdığı Working Class Hero parçasını mercek altına alan polislerin, bundan yıllar önce yazılmış bir parçanın şarkı sözlerinde 15 Temmuz darbesinin ipuçlarını görünce şaşkınlıktan ağızları açık kaldı. Konuyla ilgili olarak Kaparoz’un sorularını yanıtlayan polis yetkilisi “John Lennon’ın Working Class Hero (Emekçiler Hoca Efendiden Razı Olsun) parçasında söz edilen kahramanlar aslında FETÖ’nün darbeci komutanları. Şarkının sonuna doğru şöyle bir bölümü var: But first you must learn how to smile as you kill, If you want to be like all the folks on the hill. Yani burada deniliyor ki, eğer tepedekiler gibi olmak istiyorsan, ilk önce soğukkanlılıkla, hatta gülümseyerek insan öldürmeyi öğrenmen gerek. Bilmiyorum bundan daha açık bir mesaj olabilir mi? İktidarı ele geçirmek için hiç üzülmeden, takır takır adam öldüreceksin deniliyor. Orduya sızan teröristler de 15 Temmuz gecesi bu emri yerine getiriyorlar. Maalesef bugün bile bu şarkının sözleriyle gençlerimizin beyinleri yıkanmaya devam ediyor” dedi. “Liverpool’da Başlayan Rock Efsanesi Konyaaltı’da Sona Erdi” Rock müziğin bir nevi uyuşturucu olduğunu söyleyen polis yetkilisi “Bugün, tüm dünyayı etkilemiş bir sözde sanatçının foyasını ortaya çıkarttık. Sen git Pensilvanya’da konser yap, sonra İşçi Sınıfı Hoca Efendiden Razı Olsun yazısıyla poz ver, 15 Temmuz için şarkı yaz, biz de bu numaraları yiyelim. Artık Türkiye eski Türkiye değil. Rock severler için de çok üzgünüm, Liverpool sokaklarında başlayan efsane maalesef Konyaaltı karakolunda bitmiş gibi görünüyor.” dedi.

“Mangalını Zor Yere Kuranlar” Vizyona Giriyor

13 Temmuz 2017Kaparoz0

Sinan Çetin’in yönettiği, “Mangalını Zor Yere Kuranlar” Türkiye’deki çok sayıda salonda bu hafta vizyona giriyor. Adsız kahramanların bilinmeyen destanını anlattığını söyleyen Çetin ile evinin balkonunda, mangal başında sohbet ettik. Tarih Boyunca Zorluklarla Başa Çıkmasını Bilenlerin Hikâyesi İşte Sinan Çetin ile röportajımız: Kaparoz: Neden mangal? S.Çetin: Bu filmi çekmeye bundan dört yıl önce karar verdim. Cihangir’deki evimin balkonunda mangal yaparken komşularım hep şikâyet eder, bu yüzden aramızda ufak tefek sürtüşmeler olur, taşlı bıçaklı kavgalar çıkardı. Ben de o zaman kendime aynı soruyu sordum: Neden mangal? Günlerce, haftalarca, aylarca bu soruyu düşündüm. İşte bu film aslında belki de benim bu arayışımın bir dökümü. Aynı zamanda, tarih boyunca zorluklarla başa çıkmayı bilenlerin hikâyesi diyebilirim bu film için. Kaparoz: Film ne kadar mal oldu? S.Çetin: Tam yedi kıtada, kırk bir farklı ülkede çekim yaptık. Bir gün gemide mizana direğine tırmandık, ertesi gün okyanusun derinliklerinde dalış yaptık, Yozgat’lı bir aileyle Everest denememiz bile oldu. Dolayısıyla ucuz bir film olduğunu söyleyemem ancak bu filmde anlatılanlar, benim açımdan parayla ölçülebilecek şeyler değil. Mangal nasıl bir gönül, bir sevgi işiyse, bu film de aynen öyle. Adsız Kahramanların Bilinmeyen Destanı Kaparoz: Film için adsız kahramanların bilinmeyen destanı diyorsunuz. S.Çetin: Evet. Filmi çekerken böyle bir şey aklımda yoktu ancak mangal kurabilmek için zorluklarla mücadele eden insanların hikâyesini gördükçe bu destan fikri kafamda şekillendi. Film bir belgesel tadında. Çekimlerde öylesine farklı insanlar tanıdık ki. Mesela Halit Abi. Mangal uğruna hayatta her şeyini, işini, ailesini kaybetmiş bir insan ancak her hafta elinde mangalıyla Maltepe sahile gitmeyi sürdürüyor. Filmde izleyeceksiniz Halit Abi’yi, sadece mangalını, kömürünü değil, Maltepe sahillerine içindeki tarifsiz acıları da, tükenmiş umutlarını da götürüyor Halit Abi. Belki de yitirdiklerini arıyor yanan kömürün dumanında. Ya da yiyeceklerin kokusu ona ailesini hatırlatıyor. Bilemezsiniz. Ben yalnızca şu kadarını söyleyebilirim, bu insanlar mangal kuracakları yere dirençle, inançla, cesaretle yürüyorlar. Kaparoz: Gişede nasıl bir başarı bekliyorsunuz? S.Çetin: Mangalını Zor Yere Kuranlar aslında oldukça zor bir haftada vizyona giriyor çünkü bu hafta bizim filmle birlikte farklı bir destan filmi daha vizyona giriyor. The Tank: Hem Altında Ezildim, Hem Üstünde Gezindim. Ben iki filmin de izleyenler tarafından beğenileceğine inanıyorum. Bu yüzden iki film de birbirinin önünü kesmeyecektir. Belki sadece sinemaseverlere biraz masraf çıkartmış olacağız. Kaparoz: Başarılar. S.Çetin: Çok teşekkürler.

Serdar Ortaç’ın Pink Floyd Yorumunu Dinleyen Roger Waters’tan Üç Gündür Haber Alınamıyor

4 Şubat 2017Kaparoz0

Another Brick In The Wall-II parçasının yazarı, Pink Floyd’un bas gitarcı ve vokalisti Roger Waters’tan Serdar Ortaç’ın yorumunu dinlediği 31 Ocak Salı gününden beri haber alınamıyor. Waters’ın Ailesi Perişan Acı olay, 31 Ocak’ta bir arkadaşının cep telefonundan Roger Waters’a Serdar Ortaç’ın Another Brick In The Wall-II parçasının yorumunu dinletmesiyle başladı. Yorumu dinleyen Roger Waters kısa süre sonra kendisine yöneltilen sorulara cevap vermemeye başladı. İki saat içinde dış dünya ile tüm bağlarını koparan Waters, yakınlarına yalnız kalmak istediğini söyleyerek evden ayrıldı. Ailesi bunların Waters’tan duyacakları son sözler olduğunu bilmedikleri için Waters’ın gitmesine izin verdi. Salı gününden bugüne kadar eve dönmeyen, telefonlarını açmayan ve arkadaşlarına da uğramayan Roger Waters’ın şu an nerede olduğu, ne yiyip ne içtiği bilinmiyor. Waters’ın ailesiyse dün akşam saatlerinde kendisinin hayatından endişe duyduklarını söyleyerek polise başvurdu. “Eğer Waters’a Bir Şey Olursa Sorumlusu Serdar Ortaç’tır” Dünya rock tarihinin yaşayan efsanesini yaşama küstüren Serdar Ortaç’ın ise İzmir’de bir kulübede saklandığı öğrenildi. Arada bir arkadaşlarını arayarak “Roger Waters bulundu mu?” sorusunu yineleyen Ortaç’ın yakın çevresine “Şu an olay çok taze, ortalarda görünmek istemiyorum, ne parçaymış arkadaş, bilsem söylemezdim” diyerek dert yandığı öğrenildi. İngiliz Polisi Ortaç ile Lennon’ı Öldüren Chapman Arasındaki Benzerliklere Dikkat Çekiyor Olayı araştıran polis yetkilileri 8 Aralık 1980 tarihinde John Lennon’ı öldüren Mark David Chapman ile Serdar Ortaç arasında ilginç benzerlikler olduğuna dikkat çekti. Ortaç’ın müzikal anlamda bir cinayetin faili olduğunu belirten yetkililer dosya tamamlanınca Türk makamlarından Serdar Ortaç’ın İngiltere’ye teslim edilmesini isteyeceklerini bildirdiler. “Bütün cinayetler silahla işlenmiyor” diyen polis yetkilisi Kaparoz muhabirinin “Serdar Ortaç’ın yorumunu siz dinlediniz mi?” şeklindeki sorusuna ise “Henüz değil” şeklinde yanıt verdi.

Nobel Dize (Bize) Geldi

14 Ekim 2016Burak Kaya0

Bizim kadar ikiyüzlü millet var mı çok merak ediyorum. Bu tür uluslararası etkinlikleri, spor karşılamalarını falan analiz ettiğinizde karşınıza dört farklı evre çıkıyor: 1.Evre: Adaylar Arasındayız (Umutlanma) Bu ilk evre, genel olarak adaylar açıklanmadan önceki, kısa süreli bir döneme denk geliyor. İlk iş olarak dedikodu ve kulaktan dolma bilgilerle, bu yıl falanca sporcunun ya da filanca yazarın büyük ödüle çok yakın olduğu yazılıyor. Bizim şişirme ve yalan habercilik konusunda uzmanlaşmış gazetelerimiz (neredeyse hepsi) bu tür dedikoduları gerçekmiş gibi aktararak, kendileriyle birlikte halkı da bu yalana inandırıyorlar. Bu evrede herkes ödüle çantada keklik, şampiyonluğa garanti gözüyle bakıyor. 2.Evre: Satılmış Nobel, İşbirlikçi UEFA (Küfür Kıyamet ve Karalama) İlk evre manik dönemse, bu evre de depresif dönem olarak düşünülebilir. Dolduruşa gelmiş ve olimpiyat İstanbul’a, Nobel bize, Oscar Türkiye’ye gibi yalanlarla coşmuş kitle, gerçeklerle karşılaşınca bunu bir türlü kabullenemiyor. Bir hafta önce övgüler düzülen ödüller bir anda karalanmaya başlanıyor. Masa başı numaraları, hakem oyunları ve uluslararası güçlerin üçkâğıtları arasında gazeteler bok atmaya, kamu yöneticileri yabancı kurumlar için ‘satılmış’, ‘kanı bozuk’ gibi ifadeler kullanmaya başlıyor ve halk başarısızlığın nedenini bu tür numaralara bağlayarak kendini rahatlatıyor. Bu dönem içerisinde yenilgi kesinlikle kabullenilmiyor ve halkın büyük çoğunluğunda hakkımızın yendiği görüşü hâkim oluyor. Bu dönemde en çok kullanılan sözlerden birisi: ‘Türkün Türkten Başka Dostu Yoktur’. 3.Evre: Özür Dileriz, Yanlış Anlaşıldık (Yalayarak Normalleşme) Bu evrede insanlar ilk şiddetli tepki dönemini atlatmış ve biraz sakinleşmiş durumda. Kamu yöneticileri ettikleri lafların ağırlığı nedeniyle bir süre yabancı ülkelere gidemiyorlar ancak bu dönem de diğerleri gibi geçici. Gazeteler iki ay öncesine kadar yalayıp, sonradan karaladıkları ödüller hakkında yeniden övgü dolu başlıklar atmaya başlıyor. Yöneticiler ya özür dileyerek, ya ‘ben öyle demedimdi, aslında şöyle dedimdi’ diyerek kıvırıyor. Bu dönemde halk da bayrak yakma ve ana avrat küfretme döneminden çıkıp olayları yaşanan kötü bir hatıra gibi geçmişin derinliklerine gömüyor. Elbette kimse “Ulan yavşaklar düne kadar böyle diyordunuz, siz ne ayaksınız lan?” diye hesap sormuyor. 4.Evre: Kazananla Akraba Çıkmak (O da Bizden) Son evrede ise önceki tartışmalar tümüyle unutuluyor ve büyük ödülü kim kazandıysa onun aslında Türk olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Gazetelerde “Falancanın Anasının Örekesi 1835 Yılında Türkiye’den Gönderilmiş”, “Dedesinin Ninesinin Kayınçosu Kağızmanlıymış” gibi haberler çıkmaya başlıyor. Tabii ki buradaki asıl merak konusu, ödülü kazanan kişinin yapıtları değil yedi kuşak geriye giden akrabalık ilişkileri. Benim ortaokuldayken bir arkadaşım vardı. Bu bir kıza âşık olduydu ama platonik, gidip de kızla konuşacak cesareti yok. Zaman içinde bizim avanak, kız da bundan hoşlanıyormuş gibilerinden hikâyeler yazmaya başladı. Aslı astarı yok tabii. Neyse bu böyle yalandan yok efendim ‘şöyle bakıştık’, ‘böyle süzüştük’ falan derken, bir gün kız başka sınıftan biriyle çıkmaya başladı ama nasıl ateşli bir ilişki, orta yerde öpüşmeler, koklaşmalar falan, bizimki göt oldu tabii. Bu noktada bizim arkadaş aşağılık kompleksi olan her insanın yapabileceği tek şeyi yaptı, kıza ve erkek arkadaşına bok atmaya başladı. Yok ‘bu kız senede yirmi kişiyle çıkıyormuş’, ‘adamın mezhebi genişmiş’ falan, ortalarda bu ikisinin arkasından atıp tutuyor. Çocuğun mezhebini bilmiyorum ama omuzları harbiden genişti. Bir gün okul çıkışı gelip, “Benim arkamdan sen mi konuşuyorsun lan?” dedi. Sonrasını isterseniz detaylı olarak anlatmayayım. Sanki o buselerin çocuğu, yumuşak dokunuşların romantik adamı gitmiş, yerine fanatik bir Ankaragücü taraftarı gelmişti. Bizim arkadaşın dili morardı lan, o kadarını söyleyeyim gerisini siz anlayın. Ben böyle enteresan bir dayak görmedim hayatımda. Dışarıdan bakınca bir şey yok gibi ama giysilerin altında kalan her yer mor. Öyle teknik bir sopa çekti adam. Bizimki dayaktan sonra hem kızdan hem de adamdan ikişer kere özür diledi. Sonra da arkadaş oldular, bizimki yalaka yalaka dolanmaya başladı bunun etrafında. Bizim uluslararası ilişkiler de aynen böyle. Nasıl bir ezilmişlik duygusu varsa artık içlerinde, önce gözlerinde büyütüp bin bir türlü yalakalık yapma, sonra karşı taraf siktiri çekince bir atarlanma, delikanlılık pozları, ortalığı ateşe vermeler. Son olarak da kendi yaktıkları ateşte kendi kıçları yanınca özür dileyip alttan almalar, bilmem kimle üçüncü kuşaktan akraba çıkmaya çalışmalar. Oğlum neden normal insanlar gibi ilişki kuramıyorsunuz lan siz? Yalakalaık yapmakla ana avrat küfretmenin arasını niye tutturamıyorsunuz oğlum? Neden bir şeye de diğer insanlar gibi çalışarak, emek harcayarak ulaşmaya çalışmıyorsunuz? Bob Dylan’la akraba çıkmaya çalışana kadar Fazıl Say’ı görsene lan burnunun dibindeki. Anadolu’nun müziklerini yapıyor, tüm dünyaya da dinletiyor. Belki bu yüzyılın en önemli birkaç bestecisinden biri ama senin haberin bile yok. Bu ülkenin en iyi romancılarından biri daracık bir ranzada tutsak yatıyor lan. Senin yaşadığın ülkede Aslı Erdoğan’a su verilip verilmediği tartışılıyor oğlum. Su diyorum bak. Bugün suyunu kediyle, köpekle, kurtla, kuşla paylaşmayanı doğrudan insanlıktan çıkartıyorlar. Sen dünyanın en iyi edebiyatçılarından birisine su vermeyen bir ülkenin vatandaşısın sayın dallama. Sen insanlıkla, adaletle, doğrulukla, kendi vicdanınla bile akrabalığını kaybetmişsin, Bob Dylan’la akraba çıksan ne olur çıkmasan ne olur.

CIA Ajanı Olduğu İddia Edilen Adil Öksüz’e Hollywood Yapımcılarından Sert Tepki

8 Eylül 2016Atacapon1

15 Temmuz darbe girişimi esnasında FETÖ’nün Türk Silahlı Kuvvetler İmamı olarak önce yakalanıp ardından serbest bırakılan Adil Öksüz hakkındaki yeni iddialar ABD’de büyük infial yarattı. “CIA Ajanı Olmak İçin Minimum Standartlarımız Var” Sakarya Üniversitesi’nde mütevazı bir öğretim üyesi olduğu halde son model Audi’ler, GPS cihazları, yüzlerce yurt dışı seyahati ile dikkat çeken Öksüz’ün sadece FETÖ bağlantıları olmadığı, bizzat CIA tarafından yönlendirildiğine dair Türk basınında çıkan iddialar ABD’de skandallara yol açtı. Ancak bu skandalların Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı çevrelerinde değil, Hollywood ve Amerikan Film Yapımcıları Derneği’nde patlaması şaşkınlık yarattı. Konuyla ilgili açıklama yapan Dernek sözcüsü Steven Spielford, ABD film endüstrisi olarak yıllar boyunca dikkatle inşa ettikleri belli standart ve kalıplar olduğunu, önümüzdeki on yıllara yönelik tüm yapım projeksiyonlarını da bu standartlara göre belirlediklerini ifade ederek CIA’yı ağır bir dille suçladı. Spielford yaptığı açıklamada “Arkadaşlar, bildiğiniz gibi Amerikan film ve dizi endüstrisi ülkemizin en önemli ihraç ve gelir kalemlerinin başında geliyor. Biz tekstil değil, kültür ve imaj ihracatçısı bir ülkeyiz. Nitekim devletimizin ve istihbarat birimlerimizin de bu sektörün üzerine titremesi, çıkarlarımızı her yerde koruması gerekiyor. Hatta bu konuda CIA ile yaptığımız çeşitli protokoller, çalıştıracakları ajan ve provokatörlerde olması gereken minimum standartlar üzerine anlaşmalarımız var” ifadesini kullandı. Adil Öksüz’ün Kıllı Kollarını Açıkta Bırakan Gömleği, Yıllar İçinde Oluşan CIA Ajanı Tipini Yerle Bir Etti Spielford, “Hal böyle iken, Türkiye’de yakalanan ve görüntüleri tüm dünya basınına servis edilen Adil Öksüz’ün fotoğraflarını görünce gözlerimize inanamadık! CIA ile bağlantılı olabileceği ileri sürülen Öksüz’ün kırlaşmış ve açılmış saçları, kapkara kaşları, Mahmutbey’den alınmış kemersiz, yüksek belli, şalvar pantolonu, affedersiniz kıllı kollarını açıkta bırakan kısa kol gömleği CIA ile anlaştığımız standartların hiç, ama hiçbirine uymamaktadır. Sinema seyircilerinin CIA ve batı dünyasının istihbarat elemanlarıyla ilgili bir imajı, hayali vardır. Biz Daniel Craig’e çok bayıldığımız için mi James Bond rolünü verdik? O kaslarını şişirsin diye üzerine az yatırım yapmadık. Bugün Bourne gibi atletik bir imaj kolay yetişmiyor. Yahu, hepsini geçtim, sırf standartlarımıza sadık kalmak için uzun boylu, sarışın Claire Danes’i bile Homeland dizisinde Beyrut’ta “gizli ajan” olarak görevlendirdik, kimse dönüp ‘yok artık devenin bale pabucu’ bile demedi. Demek istediğim, CIA ajanları ile ilgili yarım yüzyılda yarattığımız bir algı var ve CIA ile bu algının korunması için protokoller imzaladık” beyanıyla kızgınlığını dile getirdi. Spielford, “CIA’nin Türkiye operasyonları için maklube yemekten göbeği pörtlemiş bu adamı seçtiğine inanamıyorum! Bir de utanmadan altına Audi çekip eline GPS cihazı vermişler, bir aksiyon durumu olsa ayağındaki o sivri burunlu kıro ruganlarıyla mı koşacak? Bahse girerim ayakkabının topuğu ezilmiş, ayağındaki çoraplar da deliktir! Biz estetik ameliyatla Daniel’in alnındaki kırışıklıkları kaldırtırken, Fethullah’ın deli saçması vaazlarına ağlamaktan gözlerinin altı morarmış bu herifin… yani uzun boylu, endamlı nice FETÖ mensubu varken bu nasıl bir tecih?” şeklinde beyanatını sürdürdü. “Adil Öksüz’ün İmajını Belleklerden Silmek Zorundayız” “CIA yetkilileri ile acil bir toplantı talep ettik. Amerikan film endüstrisinin amiral gemisi olan aksiyon filmlerimize verdikleri inanılmaz zararın nasıl telafi edilebileceğini tartışacağız. Adil Öksüz’ün resimleriyle zehirlenen küresel sinema seyircisine Matt Damon’u Bourne olarak tekrar yutturmamız mümkün olmayacak. Piyasanın normları değişti artık; biz de yeni eğilimler paralelinde casting uzmanlarımızı Türkiye’ye gönderdik; Yozgat, Çankırı, Bayburt ve Kırşehir’de ofis açan ekiplerimiz Hollywood’un geleceğini birlikte inşa edeceğimiz kavruk yıldız adaylarını aramaya başladı bile…” şeklinde basın açıklamasını sonlandırdı.

Şehitler İçin Cuppa

8 Eylül 2016Burak Kaya1

Nasıl bir milletsek artık, her gün onlarca kişi ölüyor, ülke şehitliğe dönmüş ama insanlar arabalarında ‘Cuppa da Cuppa’ diye saçma sapan bir müzik dinliyor, onlarca kişinin cenazesinin kaldırıldığı gün ‘Sabaha kadar dans’ diyerek Rumeli Hisarı konserlerinde kıvırıyorlar. Ne ölene, ne yakınlarına saygı var, ülke kan gölüne dönmüş, kimin umurunda. Büyük besteci ve söz yazarı yazmış, megastar da dans ederek söylüyor: Cuppa da cuppa. Bütün hesaplar yapılmış, parça hazırlanmış, yaz döneminde parayı kıracaklar ama ülke bir anda savaş alanına dönünce işler şaşıyor. Projeyi erteleseler yaz bitecek, insanlar ölürken ‘Cuppa’ diye ortaya çıksalar ayıp olacak. Hemen formül bulunuyor: Demokrasi şehitleri için söylüyoruz: Cuppa da cuppa. Konserinizi iptal etmenize de gerek yok, ‘Biz gelirini şehit ailelerine bağışlıyoruz’ dediniz mi her şey tamam. Bak dandik parçanıza, saçma sapan sözlerinize hiçbirine sözüm yok ama masum insanları şu kirli ticaretinize bulaştırmayın lan. Bu durumlara düşmeyin oğlum, bu kadar alçalmayın. Bırakın bu yaz da boş geçsin, insanlar canından olmuşken siz de cukkanızdan olun bir seferlik. Ama yok, olmaz, para var bu işin ucunda, bir kere kaybettin mi bir daha sittin sene gelmez bu paralar. Zaten bu şarkı şehitler için söylendiğinden problem da çıkmaz. Konserin gelirini bağışladık mı ne yapsak olur, kimse ağzını açıp da eleştiremez bizi. Parasını verdik lan, daha ötesi var mı? Tam tersine övgü almamız lazım, şehitler için yapıyoruz bunca şeyi. Sezen Aksu ile Tarkan’ın müthiş ticaret zekâsı işte bu. Krizi fırsata çevirmek diye ben buna derim. Böyle bir dönemde şarkı söylenmez mi, konsere gidilmez mi? Elbette gidilir. Sanat yaşamın içindedir, ölümde de vardır, savaşta da. Bir terör eylemine verilecek en güzel yanıt, o akşam bir konsere, resim sergisine veya sinemaya gitmektir. Bunlar sanatsal etkinliklerdir ama ‘Cuppa’ konserini bu kategoride ele alamazsınız. Kimse bu zırvalara sanat falan diyemez, bunlar eğlence dünyasına yönelik olarak hazırlanmış, ucuz, kof, ticari ürünlerdir. Göbek atılsın diye yapılmış şarkılarla cenaze evinin adını bir cümlede kullanmak bile ayıptır. Komşun ölüm acısı yaşarken, eğlence amaçlı ticari projelere gidip göbek atmak aşağılık bir davranıştır. Ülke bu durumdayken, bu şarkıyı böylesine yırtıcı bir üslupla pazarlamaya çalışmak en azından saygısızlıktır. Hadi saygısından da geçtim, istediğiniz şarkıyı da söyleyin ama ne olur şehitler için söylüyoruz demeyin lan. Bizi salak yerine koymayın oğlum. Bütün medya da bunların yalakası. Bir kişi de sormuyor ki “Geçen yıl şehitler var diye konserini iptal ettiydin, bu yıl neredeyse beş kat fazla şehit var ama sen ‘Cuppa da cuppa, sabaha kadar dans’ diye şarkılar söylüyorsun, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” diye. Daha bundan altı ay önceki gazetelerde “Tarkan şehitlere olan saygısından dolayı Türk Müziği albümünün çıkış tarihini erteledi” diye yazıyor. Ticari açıdan işine geliyorsa ertelenebiliyor demek ki albümler. Yani sen 29 kişinin öldüğü Ankara saldırısı sonrasında Türk müziği albümünü erteliyorsun ama on katından daha fazla kişinin öldüğü çok daha büyük bir olay için hem de ‘Cuppa’ gibi her tarafından ucuzluk akan bir şarkıyı son gaz pazarlamaya devam ediyorsun. Yanlış anlaşılmamak için yineliyorum, şehitler için dans gösterisi de, tiyatro da, konser de olur. İçinde samimiyet olan her türlü sanat etkinliği bu tür bir anma için uygun olur, özellikle amatör, kolektif etkinlikler. Ama her yanından ucuzluk akan “Cuppa da cuppa, sabaha kadar dans” parçasını şehitler için söylüyorum derseniz buna kimse inanmaz. İstediğin yerde istediğin zaman göbek atabilirsin ama ben parasını şehitlere bağışlıyorum diyerek Rumeli Hisarında göbek atamazsın. Eğlence programlarını bu tür acı bir olayın anmasıyla birlikte anmak büyük bir saygısız değil mi? Şehitleri reklam için kullanmak, böyle bir zamanda böyle bir şarkıyla turneler düzenleyip, gelecek eleştirileri de ince bir manevrayla karşılamayı planlamak ayıp değil mi? Bunu bir yardım havasında pazarlamaya çalışanlara şunu söylemek istiyorum, bir eylemin yardım mı, reklam mı olduğunu anlamak için çok geçerli bir yöntem var. Eğer bir yardım gazete, TV yoluyla kamuoyuna duyuruluyorsa bunun adı reklamdır, eğer bundan sizin haberiniz olmuyorsa buna yardım denebilir. Bu nedenle hiçbir gerçek yardım aslında bilinemez. Şimdi reklam tarafına gelelim. Eğer bir reklam veriyorsanız etik olarak burada, yaptığınız işi ön plana çıkarmanız beklenir, insanların dini duygularını ya da yakınları ölen insanları anmak gibi konuları reklamlarda kullanmak, reklamcılık açısından da uygun bir davranış değildir. Eğer şehitler için bir yardım yapılıyorsa bu gizli olmalıydı. Etkinliğiniz ne kadar büyük olursa olsun, bir kere gazetelere servis edildi mi, artık bunun adına ‘reklam’ denir, ‘yardım’ değil. Son olarak şunu da eklemek zorundayım: Ülkesi kan ağlarken cuppalayan şarkılar yazıp söylemek suretiyle paraları cukkalayan insanlara sanatçı denmez, hatta bana sorarsanız ticaret insanı bile denmez. Çünkü ticaretin bile bir ahlakı, bir kuralı vardır. Benim şehit yakınlarından ricam, bunlardan gelecek konser parasını kabul etsinler ama zerre minnet duymasınlar, teşekkür bile etmesinler, ikinci bir reklam şansı vermesinler bu insanlara. Mega şarkı yazarı ve Megastara da hayırlı kazançlar dilemek isterdim ama içimden gelen sözcükler ne yazık ki bunlar değil. Ticaretiniz de, paranız da, ahlakınız da, müziğiniz de batsın.

İKSV, Öğrenciler İçin Lale Soğanı Kartı Çıkartıyor

2 Mayıs 2016Kaparoz0

İKSV öğrenciler ve sınırlı bütçeye sahip vatandaşlar için Lale Soğanı adında yeni bir kart çıkaracağını açıkladı. Lale Soğanı Kartı ile salonlara girip, konser dinlemek mümkün olmasa da dışarıdan konser salonunun binasını izlemek, konser alanında su satmak, giriş kapısında dilenmek veya ücret karşılığı salonları süpürmek mümkün olabilecek. Lale Soğanı Kartı sahipleri biletleri en son sırada alabildiği için genellikle Soğan Karta sıra gelmeden biletler tükenmiş olacak ve salonlarda gerçek sanatseverleri rahatsız edecek türden kişilerin bulunması da engellenmiş olacak. İKSV: Maalesef Öğrenci Arkadaşlar Züğürtlükte Bir Numara İKSV sözcüsü Mediha Bildik “Bildiğiniz gibi paraya dayalı bir sistemimiz var. On bin liranız varsa Siyah Lale, dört bin beş yüz liranız varsa Beyaz Lale kartı alabiliyorsunuz. Bugüne kadar çeşitli kartlarımızdan birine sahip olabilsinler diye öğrencilere yönelik kampanyalar düzenledik, yıllarca müsamaha gösterdik, bir yerde garsonluk yaparlar, benzincide pompa tutarlar dedik ancak maalesef olmadı. Öğrenci arkadaşlarımız züğürtlükte bir numaralar. Artık anladık ki bunların cebinde beş kuruş parayla konsere gelmeleri gibi bir ihtimal yok, bizim de artık bu şekilde kendilerine hizmet etme şansımız kalmamış oluyor” dedi. Öğrenciler Hep, Beleşe Girelim, Ayakta Seyredelim Gayreti İçindeler Açıklamalarını sürdüren Bildik “Komediye bakar mısınız, yani cebinde beş para yok ama dünyaca ünlü caz ustalarını da dinlemek istiyor. Hep bir beleşe girelim, ayakta olsa da seyredelim gayreti içindeler. Hadi konser salonuna beleş girdin, içeride en azından elli liralık bir alışveriş yap, o da yok. Bunlar çantalarında matarayla salona su taşıyorlar ki bir lira verip de büfeden su almasınlar. Bu arkadaşlar arasında kot pantolonla, sandaletle konser izlemeye gelenler var, inanabiliyor musunuz? Oysa iyi müzik, iyi bir dans gösterisi, iyi bir sergi izlemek istiyorsanız biraz üstünüz başınız düzgün olmalı. Artık dilenci kılıklı izleyiciye kapılarımızı kapatıyoruz. Yok illa geleceğiz diyen olursa, şunu da eklemek istiyorum ki yakında tuvaletlerimizi de lale kart sahiplerine göre düzenleyeceğiz. Soğan Kartlar maalesef konser salonlarındaki tuvaletlere giremeyecek ve gerektiğinde altlarına sıçmak durumunda kalacaklar” dedi. Soğan Kartların Tasarımı Tamam Mediha Bildik’in açıklamalarına göre tasarım olarak küçük bir havuç şeklinde olması düşünülen Soğan Kartlarını isteyen öğrenciler cebinde isteyenler ise münasip bir yerlerinde taşıyabilecek.

Recep Derler Bir Fakirim

28 Nisan 2016Kaparoz0

Recep ayında Kasımpaşa’da doğdum, İmam Hatip’te santrfor oldum, Golüme ofsayt diyen hoca efendinin, Kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum. Küçükken pazarda simit sattım, Fırından elli kuruşa alıp üstüne elli de ben kattım, Taze simide bayat diyenin, Kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum. Yüzmeyi öğrenince Bilal’e bir gemi aldım, Davos’ta gavura tek daldım, Fiyonk makarnaya rüşvet diyenin, Kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum. Beraber yürüdük duble yollarda, Yanlışlıkla basın yasağı gelmiş benim şarkıya, Sesime detone diyenin, Kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum. Atatürk gibiyim ama bir nutkum yok, Geziden beridir uykum yok, Ayranıma ekşi diyenin, Kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum. Yengeniz bugün kahvaltı hazırlamayınca, Beştepe’de köfte yedim, “Ayran yok, ays ti vereyim” diyen köftecinin, Kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum. Recep derler bir fakirim, Başkanlık için ipek kaftan diktirdim. İki göz kulübeme saray diyenin, Kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum.

Virginia Woolf’un Askerleriyiz

12 Mart 2016Burak Kaya0

Oğlum niye yayınevi basarken haber vermiyorsunuz lan, ben de gelirdim. Hükümeti falan protesto etmeye cesaret edemiyorum, malum polisler sert bugünlerde ama Suriyeli çocuk falan dövecek olursanız mutlaka haber verin, sopamı, yumurtamı alır gelirim. Olayı bilmeyenler olabilir. İthaki Yayınları Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” kitabı için bir paragraflık bir giriş yazısı yazmış. Yazı şöyle: “Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp nehir bile denemeyecek bir kaşık suda boğuldu. Bilinç akışı mı nehrin akışı mı? Odalarda ışıksızdı. Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz. Nicole Kidman” Oğlum biyografinin güzelliğine bakın lan. Bir paragrafta on beş tane gönderme var. Virginia Woolf’un intiharı seçişi nasıl da güzel anlatılıyor, ince bir mizah da var, kararlılık da. Dalgalar romanıyla nehirdeki intiharını buluşturmuş kim yazdıysa artık. Ama onlar zaten buluşuktur. Bak ne demiş romanında: “Çekip çıkarsam kendimi bu sulardan. Ama onlar üzerime yığılıyorlar; kocaman omuzları arasında sürüklüyorlar beni; tepetaklak oldum; düştüm; serildim bu uzun ışıkların arasına….” Neymiş “Odalarda ışıksızım” demiş. Hiç de sevmem arabesk müzik ama Woolf’un kendini öldürmeden önce kocasına bıraktığı notta yazdıklarıyla bir uyum içinde olduğu da yadsınamaz: “Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Bu sefer üstesinden gelemeyeceğimi bildiğim o anları yeniden yaşamaktan korkuyorum. Sesler duymaya başladım, hiçbir şeye odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak düşündüğüm şeyi yapıyorum.” Virginia Woolf, olaylara konu olan kitabında Judith Shakespeare diye bir karakter uydurup “Shakespeare denen kişi neden William’dan oluyor da Judith’ten olamıyor, kadınlara ne olanak verdiniz ki lan denyolar?” diye soruyor. Kim yazdıysa bunu da güzel yazmış. Belli ki yazan kişi Saatler filminde Woolf’u oynayan Nicole Kidman’i de beğenmiş. Gelelim Bakire Kurt’a. Sayacağım üç yazar birbirine hiç benzemeseler de yakın akrabadır: Faulkner, Joyce ve Woolf. Hepsi de duyarlılık, sözcük oyunları ve imgelerle donatır yazdıklarını. Virginia’mızın adını alıp soyadından da bir harf düşürerek “Bakire Kurt” demişsin ki vallahi cuk oturmuş. Çok sevdiği kocası Leonard Woolf’a bile cinsel ilgi duymadığını söyleyen, cinsel birlikteliği önemsemeyen biri için nefis bir tanımlama lan. Kim yazdıysa helal olsun. Eğer Virginia ile ‘virgin’ sözcükleri arasında böyle bir bağlantı kurmayı erkeksi bir davranış sanıyorsanız, Woolf’un yeğeni Quentin Bell’in Virginia Woolf biyografisini okuyun önce. Şimdi adamın biri beğenmedi diye ben bu biyografiyi okuyamayacak mıyım lan? Senin bin yıl önceden kalma ahlak anlayışına göre mi sınırlanacak kitaplardaki biyografiler? Yok Change.org’da kampanya başlatılmış, yok feministler İthaki’yi basmış. Ne farkınız var oğlum İdil Biret konserini basan yobazlardan? Lan nasıl feministsiniz siz, hiç mi Virginia Woolf okumadınız lan? Ülkenin en güzel yayınevlerinden biri basılıp, insanlar yazdıklarını sansürlemeye zorlanır mı lan? Virginia Woolf’un ‘Üç Gine’ kitabını okudunuz mu hiç, karşı çıkacaksanız gidin ülkenin doğusunda kadın erkek demeden insanları öldüren savaşa karşı çıkın, nefes aldığı her dakikada kadınları ezmeye çalışan devlete karşı çıkın lan. Orgeneral Yekta Kopan da “Pes ama pes! Virginia Woolf için böyle bir biyografi yazmak, yenilikle ya da ironiyle falan açıklanamaz. Klasikler Serisi’nden çıkarıyorsun kitabı. Buna had bilmezlik demek az kalacak” buyurmuş. Kendinden önceki edebiyatı ters yüz eden birisi için bu kadar tutucu bir yaklaşımı anlamak mümkün değil. Had bilmezlik de demiş. Tabii lan, herkes haddini bilecek, çevirmenler, editörler falan herkes, büyük otorite Yekta Kopan’ın izin verdiği ölçüler içinde yazıp çizecek. Tamam güzel öykü yazıyorsun da, ben senin ahlak anlayışına göre kitap okumak zorunda mıyım lan? NTV, hükümetle birlikte Gezi direnişini sindirmeye çalışırken sen nerede çalışıyordun? Bir taraftan halkını satanlardan maaşını alıp, patronların için tek söz etmeden diğer taraftan “Yeter ulan, şiddeti durdurun” yazdın diye kendini direnişçi mi sandın? Altın Portakal’daki sansüre ilişkin bir tek söz söylemeden ‘Benim sansürüm senin sansürünü döver” diye bir yazı yazıp çaktırmadan sansürcülere arka çıkan sen değil miydin? Biz, gücün yetmediği yerde kıvırıp, gücün yettiğinde aslan kesildiğini fark edemeyecek kadar salak mıyız oğlum? Neyse amacın dışına çıkmayalım. Benim kimsenin kazancında gözüm yok, yeter ki sermayeye paspas olmuş ahlaklarını topluma dağıtmasınlar. Yeter ki para babalarına boyun eğip de, Virginia Woolf’u kendinden bin kat daha iyi anladığı belli olan bir çevirmen ya da editörü gözlerine kestirip efelenmesinler. Bu popüler adamların peşine takılıp linç kültürüyle oraya buraya saldıran cahil takımına edecek tek söz yok. Onlar bildikleri yolda devam etsinler. Son sözüm İthaki’ye. Pazartesi, salı işim var, çarşamba günü bir aksilik olmazsa yayınevinizi basacağım oğlum. İki tane dallama sosyal medyada küfredip, kitapçınızın kapısına boya attı diye hem özür dilemiş hem de biyografilerden vazgeçtiğinizi söylemişsiniz. Bak bu özür zamanla çekingenliğe döner, sonra da dikkatli olup otosansür uygularsınız her yaptığınız işe. Risk almamak derken, zamanla hem körelir hem de köleleşir kalemleriniz. Sözü uzatmadan tehditlerime geçeyim: Eğer bu sahte ahlak dağıtıcıları ile popüler edebiyatçıların sözüne bakıp da özgürlüğünüzden vazgeçerseniz, yeminle yayınevinizi basıp yumurta manyağı yapacağım lan sizi. Kadın hakları yerlerde sürünürken, ortalıkta tecavüzcüler dolanırken gık çıkaramayıp size çıkışanlardan, bu aydın sandıkları adamların peşine takılan linç meraklılarından korkulur mu lan, bu zerzevata meydan bırakılır mı oğlum? Çıkın eril bir dille, ana avrat saydırın. Virginia ablam olsa aynen öyle yapardı. Son Söz: Bir erkek, beyninin kadın yanıyla düşünebilmeli ve bir kadın da içindeki erkekle birleşebilmeli – Virginia Woolf

Kapalı Alanlarda Şiir Okumak Yasaklandı

12 Şubat 2016Kaparoz0

Hükümet, sigarayla mücadele kapsamında, kapalı alanlarda şiir okumayı yasakladı. Kültür Bakanı yaptığı açıklamada kendisinin de sigara denen illete şiir ile başladığını, ancak şu an Allah’ın izniyle ikisinden birden kurtulduğunu dile getirdi. Bakan “Kimse maval okumaya kalkmasın, bu puslu ortamlarda bir elinde sigarayla şiir okuyarak karı kız kaldırma numaralarını biz onlardan daha iyi biliriz. Üç beş tane Gezici, kız arkadaşına cilve yapacak diye, gençlerin sağlığını tehlikeye atamayız” dedi. Şiir Kansere Yol Açıyor Kültür Bakanı “Bakın size Ahmet Ada’nın şiirinden bir dize okumak isterim. Ne diyor şair: ‘Yaksana bir sigara, aşksızlık öldürür adamı’. Yani bu kadar açık bir ilişki var bu iki musibet arasında. Şiir mi sigara içmeyi özendiriyor, yoksa sigara mı şiire yol açıyor, biz hükümet olarak bunu çözebilmiş değiliz ancak uzmanların söylediğine göre, ikisi de nihayetinde kansere yol açıyor” dedi. Lisedeki edebiyat hocasının otuz yedi yaşında akciğer kanserinden öldüğünü söyleyen Bakan “Adam sadece sigara ve şiirle yaşıyordu, zaten kısa süre sonra da vefat etti. Rahmetlinin ölümüne herkes sigaranın neden olduğunu sanmıştı, oysa ki asıl suçlu şiirdir. Tetiği çeken, sigara gibi görünse de, arka planda, cinayeti planlayan asıl katil şiirdir. Bu olay nedeniyle, ben pek şiir sevmem” dedi. Şiirle Başlar, Rakı Masasına Kadar Gider Konuşmasında kendi çocuklarından da örnekler veren Bakan “Küçük oğlum daha on iki yaşındayken, ‘Baba bak sana bir şiir yazdım’ diye yanıma gelmişti. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bu daha şiiri okumaya başlamadan ben bastım tokadı. Tabii ağlamalar, sızlamalar falan, neden sonra yanıma geldi: ‘Niye vurdun bana?’ dedi. ‘Oğlum’ dedim, ‘Bu tokat için ileride bana çok teşekkür edeceksin, bugün bu şiiri okusaydın, yarın duygulandım diyerek bir sigara tüttürecek, iki hafta sonra da kendini rakıya verecektin. İşte ben bu tokatla, aslında seni kurtardım’ dediğimde, hemen bana sarılarak teşekkür etti. Ben de ona sarılacaktım ama o an yanlışlıkla bir tokat daha atmışım. ‘Peki bu niye?’ diye sordu tabii çocuk. ‘Bu da pekiştirmek için’ diye salladım o anda. Böyle değişik bir aileyiz ama övünerek söylüyorum ki bugün benim çocuklarım sigara da içmiyor, içki de” dedi. Şairleri Tedavi Edip Yeniden Topluma Kazandıracağız Bundan sonra, hastane önleri, devlet daireleri, park ve okul bahçelerinde şiir okumanın yasaklandığını söyleyen Bakan “Yasağa uymayanlara ilk planda yedi yüz elli lira para cezası keseceğiz. Suçun tekrarı halinde, hapis cezasına kadar giden yaptırımlar uygulayacağız. Geçimini şiir yazarak kazanan kişileri önce rehabilitasyon merkezimizde tedavi ettirecek, iyileştikten sonra da kademeli olarak başka sektörlere kaydırarak, bu kişileri topluma kazandıracağız” dedi. Hükümet olarak, şiir kitaplarının durumu için henüz bir karar vermediklerini söyleyen Bakan ısrarlı sorular üzerine “Aslında ben fırınlamak taraftarıyım, toplatmak veya gömmek geçici çözümler” diyerek gelecekteki çalışmalar hakkında da ufak bir ipucu vermiş oldu.

Devlet Adamı ve Hukuk Terimleri Sözlüğü

10 Aralık 2015Burak Kaya0

Devlet büyüklerimizin sözlerinin gerçekte ne anlama geldiğini anlatan küçük bir sözlük hazırladım. Umarım bu konudaki yanlış anlamaları gidermek açısından yararlı olur. Eğer devlet büyüklerini gerçekten anlamak istiyorsanız, aşağıdan ilgili kalıbı bulup değiştirdikten sonra cümleyi son haliyle yeniden okumanız yeterli. Arkadaşlarımızın hakkındaki tüm iddiaları TBMM Komisyonu araştıracak: Arkadaşlarımız malı götürmüş ama mahkemede yargılanmayacaklar. Ben ne dediğimi biliyorum: Şu an kendimde değilim. Bize ahlak dersi vermeye çalışanlar kendi geçmişlerine baksınlar: İçimizde bir tane düzgün adam yok. Cezaevlerinde gazeteci yok: Hepsi havalandırmada. Delillerin karartılması söz konusu değil: Delilleri çamaşır suyunda beyazlatıp, sonra da yaktık. Diğer alternatifleri gözden geçireceğiz: Köşeye sıkıştık. Emniyet güçleri zanlıları yakalamak üzere operasyon başlattı: Hepsini elimizden kaçırdık. Gerekirse bu aziz vatan için ölürüz: Bir savaş çıkartıp sizin çocukları öldürebiliriz. Gerekli talimatı verdim: Ne yaptığımı şu an hatırlamıyorum. Gerginliği artıracak bir girişimde bulunmayı düşünmedik: Götümüz yemedi. Güvenlik güçlerimiz, yasaların verdiği yetki dahilinde ve orantılılık ilkesine özen göstermek suretiyle, toplanan kalabalığa müdahalede bulunmuştur: Polis, halkın üzerine rastgele ateş açmıştır. İlgili memur hakkında soruşturma açılmıştır: Memur bizden, soruşturma yalandan, rızkımız Allah’tan. İlkesel olarak aşamadığımız noktalar var: Fiyatta anlaşamadık. Karşımıza çıkan sonucuna katlanır: Yapacak bir şeyimiz yok, elimiz kolumuz bağlı. Kim ne biliyorsa söylesin: Kimseyi dinlemeye niyetimiz yok. Kimse sabrımızı test etmeye kalkmasın: Karşılık vermeye niyetimiz yok. Konu hakkındaki açıklamamı yarın yapacağım: Daha yalanımız hazır değil. Konuyu değerlendirmeye devam ediyoruz: Henüz yukarıdan bir talimat gelmedi. Misliyle yanıt vereceğiz: Şu an kaçıyoruz, güvenli bir yer bulduğumuzda, iki kurşun da biz sıkacağız. Olay kontrol altına alınmıştır: Henüz hiçbir şeyden haberim yok. Olayın üzerine hassasiyetle gitmelerini söyledim: İlgileniyormuş gibi yaparak savsaklayın dedim. Protestoculara nezaket gösterin: Ağızlarını kanatmadan dövün. Sivil toplum kuruluşlarının bilgisine başvuracağız: Bildiğimizi okuyacağız. Siyasette yirmi dört saat uzun bir süredir: Her an tükürdüğümü yalayabilirim. Soruşturma sonuçlandığında sizi bilgilendireceğim: Bu konuda benden duyacağınız son söz budur. Şahıslar hakkında inceleme başlatıldı: Adamlar bizden. Şahıslar, düzenlenen sabah operasyonuyla gözaltına alındılar: Adamlar bizden değil. Tüm samimiyetimle söylüyorum: Ne dediğimi bilmiyorum. Yangına karadan ve havadan müdahale ediyoruz: TOKİ’ye yeni arsa açıyoruz. Yeminle söylüyorum: Düpedüz atıyorum. Umarım, siyasetçileri anlamak için bu küçük sözlüğün az da olsa bir katkısı olur. Onları doğru anladığımız zaman, ileriye dönük beklentilerimiz de daha gerçekçi olacaktır. Son söz gene siyasetçilerden gelsin: Bizim koltuk sevdamız yok, koltuk bizi seviyo.

De’leri ve Ki’leri Yanlış Yazanlar Dernekleşiyor

19 Kasım 2015Kaparoz0

De’leri ve ki’leri yanlış yazan kişilerin oluşturduğu grup geçen aylarda internet üzerinde bir araya geldikten sonra şimdi de dernek yapısı altında örgütlenmeye karar verdi. Dernek Başkanı Prof.Dr.Bekir Kopuz yaptığı açıklamada “Artık bu aşağılama, tepeden bakma, ukalalığa karşı bizim de bir çift sözümüz olacak. Herkesin günde onlarca hata yaptığı çağımızda, iki sözcüğü bitişik yazdık diye cahil sıfatı yakıştırılmasından bıktık artık. Bundan sonra bu tür saldırılara, birleşerek, direnerek, savaşarak yanıt vereceğiz” dedi. Ufak Bir Hata Yüzünden Alay Ettiler Muhabirimize derneğin kuruluşunu da kısaca anlatan Bekir Bey “Dört yıldır bir bilimsel çalışma yürütüyordum, bu çalışmayı sonuçlandırıp kaleme aldıktan sonra, bir yayınevi ile anlaştım. Kitabın satışa çıktığı gün bilimsel konuların tartışıldığı bir internet sayfasına ‘Dört yıllık çalışmanın ürünü. Kitapta ki dili umarım beğenirsiniz’ yazarak, linkini gönderdim. İki dakika sonra, tanımadığım bir kullanıcı ‘Hocam sen araştırma yapmadan önce, ki’lerin nerede ayrı nerede bitişik yazılacağını öğrensen nasıl olur acaba?’ diye yazmış. Akşam baktım, herkes o yoruma destek vermiş, bana demediğini bırakmamışlar, benim kitabımdan söz eden bir yorum bile yoktu. Sabaha kadar ağladım.” dedi. Ki’leri Öğrenmeye Çalıştım Ama Olmadı Bekir Bey “Sonradan, bu kişinin dediğini yapmanın doğru olacağına karar verdim, biraz araştırma yaptım ama herkesin de bir yeteneği var. Ben kimya profesörüyüm, formülleri, hesaplamaları anlayabiliyorum ama bu ki’ler ve de’ler zamirdi, sıfat tamlamasıydı, bağlaçtı derken birbiriyle karışıyor, mutlaka bir yerde hata yapıyorum. Öyle oldu ki artık, onları doğru yazacağım diye başka hatalar yapmaya başladım. Sonunda ben de vazgeçtim. Artık kendimi kasmıyorum, içimden nasıl gelirse öyle yazıyorum bu meretleri.” dedi. İnternette Gezerken Aynı Dertten Muzdarip İnsanlar Gördüm Derneğin kuruluş öyküsünü anlatmayı sürdüren Bekir Bey “Bir gün internette gezerken, ‘doğru düzgün Türkçe yazamadığını’ gerekçe göstererek kendisiyle dalga geçen karısından ayrılmayı düşünen bir arkadaşla tanıştık. Başka katılanlar da oldu, aramızda bir grup kurduk. Uzatmayayım, şu an üye sayımız iki milyonun üzerinde” dedi. Artık Biz de Savaşacağız Bekir Bey artık strateji değiştirdiklerini söyleyerek “Hiçbir halt bilmeden bir tek, hangi ki nerede ayrı, nerede bitişik yazılır onu öğrenmiş, gelmiş herkesi aşağılıyor. Çarpım tablosunu sorsan yok, felsefe, bilim, sanat, tarih yok. Sadece de’yle, ki’yle bugüne kadar geldiniz ama artık yol bitti. Gereksiz bir dil bilgisi kuralı yüzünden kimse, kimseye cahil diyemeyecek artık. Aramızda genel müdürler, bakanlar, öğretmenler, bilim adamları var. Bundan sonra canımız isterse bitişik, isterse ayrı yazacağız, laf eden olursa da hep birlikte direneceğiz” dedi.

Plazalararası Şiir Yarışması Sonuçlandı

5 Ekim 2015Kaparoz0

Maslak Şiir Sevenler Derneği tarafından düzenlenen Dört Dörtlük Plaza Dörtlükleri Şiir Yarışması sonuçlandı. 4 Ekim tarihinde yapılan törenle dereceye giren şairlere ödülleri verilirken konuşma yapan dernek başkanı Ortunç Korkunçlu, “Şekerler, bu alelade bir transformasyon değil, bir nevi reenkarnasyon” diyerek başladığı konuşmasında artık Türkçenin geri dönülemez biçimde değiştiğini dile getirdi. “Önümüzdeki yıl aynı organizasyonu bir stadyumda yapıyor olacağız.” diyerek önemli bir müjde veren Korkunçlu’nun konuşmasının ardından ödül törenine geçildi. İşte ödüle layık görülen plaza şairleri ve dörtlükleri: Hayat Dediğin (Birincilik Ödülü) Ananla baban match etmedi mi, Akşama meeting set etmedi mi Her gün abi dediğin, Seni arkadan domine etmedi mi                Gamze Gayret   Ex Aşkım (İkincilik Ödülü) Skype’ta göz süzerdin Face to face’te üzerdin Section bazında değilse Overall’da süperdin                Hakan Kıkırık   İş Arkadaşıma (Üçüncülük Ödülü) Office boya güvenme Sekreteri hep kolla Farklı bir case olursa Feedbackini yolla                Siyo Mehmet   Coffee Break (Beybi Giz Plaza Özel Ödülü) Check listlerin tut da gel Deadlineların aş da gel Fincandaki kahveni Revize edip iç de gel                Hande Raçel   Ode to Interns (Dernek Özel Ödülü) Mailleri forwardlayıp Tasklarını boşlama Her götün sıkıştığında Manager diye ağlama                Hamit Hamilton

Levent Üzümcü’yü tanımadığını söyleyen Kültür Bakanı hastaneye yatırıldı

21 Eylül 2015Kaparoz0

Tiyatro oyuncusu Levent Üzümcü’yü tanımadığını söyleyen Kültür ve Turizm Bakanı, kabine arkadaşı Sağlık Bakanının önerisiyle hastanede gözlem altına alındı. Hastane başhekimi tarafından yapılan açıklamada “Sayın Bakanımıza gerekli, gereksiz tüm testlerimizi yaptık. Aklımızda hiçbir tereddüt kalmaması için vebadan, amipli dizanteriye, Akdeniz anemisinden kuşpalazına kadar bütün hastalıkları araştırdık. Arkadaşlar etanol ve ilaç taraması bile yapmışlar. Sonuçlar çıktığında, konu cehaletten mi, unutkanlıktan mı, yaşlılıktan mı kaynaklanıyor belirlemiş olacağız. Tabii fatura biraz yüksek tuttu ama sayın bakan fark edecek durumda görünmüyor.” dedi. Bakanı bizzat muayene ettiğini söyleyen başhekim “Sayın Bakana üzerinde ‘Levent Üzümcü’, ‘tiyatro’ ve ‘sanatçı’ yazılı üç kart verip ‘Bunları bir cümlede kullanabilir misiniz?’, diye sordum. Bana kurduğu cümle, ‘üçünü de tanımıyorum’ şeklinde oldu. İlk tanımız, ‘cehalete bağlı kronik durgunluk’ şeklinde. Yani Kültür Bakanının ne tiyatrodan, ne Levent Üzümcü’den, ne de sanattan haberi var. Hakikaten bilmiyor. Eğer testler de bu tanıyı doğrularsa, görüntü olsun diye iki aspirin verip, öğleden sonra kendisini taburcu ederiz.” dedi. Başhekimin açıklamalarını, yan tarafta, mütebessim bir şekilde dinleyen bakanın daha sonra neşe içinde ailesini arayarak, “Önemli bir şeyim yokmuş. İki aspirin bir de tabure verip göndereceklermiş” demesi gözlerden kaçmadı.