Burak Kaya
Müzisyen, yazar.

Babadan Oğula

15 Ağustos 2017Burak Kaya0

Evler, arabalar, hanlar, hamamlar babadan oğula geçer. Hırsızlık da öyle. Kupon arsalarla banka hesapları, içi dolu kasaların içinde geçer babadan oğula. Babadan oğula geçer tanıdık iş adamları, para babası dostlar, her boydan kalantorlar. Fotoğraflar çekilmiştir hepsiyle. Aile albümlerine sızar hırsızlarla mafya babaları. Yemekler yenir birlikte. Lokmalar karışır birbirine… Tapular babadan oğula geçer. Müteveffa defnedilmeden daha, banka hesapları devrolur evdeki oğlana. Başsağlığı dileklerine karışır “Şimdi bizim arsa n’olcak?” soruları. Hiç mi bocalamaz oğlan? Bocalamaz, çünkü öğrenmiştir daha çocukluğundan. Önce falanca yerin Belediye Başkanı aranır, başsağlığının ardından durum Tapu Müdürlüğüne sorulur. Önceden bir saatte olan iş, bu sefer yarım saatte hallolur. Herkesin bozuldu sandığı düzen, on beş dakikada yeniden kurulur, hem de eskisinden daha sağlam. Rahmetli biraz yorulmuştu, son dönem. Endişeli bakışlar yeni inşaat projelerine bırakır yerini. Bir hırsızın oğlu belirir kapıda. Gözüm ısırıyor seni bir yerden. Tanışmıştık ya babalarımızın temel atma töreninde, bak bu fotoğraf işte o günlerden. Boğaz’dan nasıl geçerse öyle usul usul geçer gemiler, babadan oğula. Filo filo, silo silo, kilo kilo sayılır içindekiler. Ne var ne yok gelir kolilerle, yığılır boş bir odaya. Hangisinin nereden geldiğini bilemez ki oğlan. Babamın diye takar boynuna, bir hırsızın hediye ettiği kravatı. Aylar geçer, durmaz döner mevsimler. Duvardan sızan suyla ıslanır bir gün koliler, oda küf kokar. “Yenilensin” der oğlan “bütün kutular”. Açılır kilitli kapı. Güzelim örtülerde belli belirsiz bir sidik kokusu. Temizlikçi odaya dalar, toplarken yırtılmış kolileri, bir katilin mendilini anı diye koynuna sokar. Sıfatlar da geçer babadan oğula, yapış yapış iltifatlar da. Yıllar önce babasının attığı bir iftira, yeniden düşer gazete sütunlarına. Gazeteciler sorar oğlana, çaresiz tekrarlar aynı yalanı, yıllar sonra. Yalanlar da geçer babadan oğula. İnanan kimse kalmasa da değişmez tek bir sözcük bile, yalanlar devrolur kuşaktan kuşağa. Babasının verdiği bir sözü hatırlatır eski bir arkadaşı. Onu çoktan unutmuştur ama birden anımsar bir başkasını. Babası da hatırlamazdı işine gelmeyen lafı. Ciddileşir yüzü, çatılır kaşları, sinirle sarılır elindeki telefona. O devir geçmiş, hesaplar değişmiştir artık. Bir bahaneyle kapatır telefonu, sekreterini çağırır yanına. Bu adamı bir daha bağlama bana. Bir gece yarısı bağırarak uyanır oğlan, sıçrar yatağından. Bir sırtlan sürüsü oğlanı sıkıştırmıştır rüyasında. Annesi şaşırır. Ayağının altındaki ova, karşıdaki dağın soğuğu, akasyaların ardında beliren gölgeler ve giderek yaklaşan irili ufaklı sırtlanlar. Nasıl olur? Bu, yıllar önce babasının gördüğü rüya. Korkular da geçer babadan oğula. Şarkılar da. Islık çalarken düşer aynı ezgi dudaklara. Babadan öğrenilen bir türkü yankılanır ağustos sıcağında. Yüzünde aynı çizgilerle gülümser. Daha doğduğunda söylemişti amcası babasına. Gülüşler de geçer babadan oğula. Babasının pabucunu giymişse bir çocuk, tabanı delik de olsa, bir sevinç büyür içinde, yürürken. Yağmurda ilk önce ayaklar ıslanır. Yoksulluk da geçer babadan oğula. Gazetede bir fotoğraf: Gülsüm Anne ters kelepçeli, sol kolu kırık ama “Kolum önemli değil” diyor. “Yüreğimdeki yara daha büyük”. Yaralar da geçer babadan oğula, oğuldan babaya. Direniş de. Bir gemi gelir limana. İçinde göçmen çocuklar. Pazar kurulur limanın arkasındaki sokağa. Tezgâhın ardındaki çocuk, meyve uzatır gemiden gelen kızıl saçlı kıza. Gülümser kız. Meyvelerle birlikte gözlerdeki ışık da geçer çocuktan çocuğa. Kaçamak gülüşler de. Limanda pırıl pırıl bir sabah. Tek göz evlerin bacasında duman. Kazdağı’nın eteğinde zeytin bahçeleri. Denizde irili ufaklı takalar. İstanbul’un küçük bir mahallesinde, günebakanlar gibi güneşe döner gecekondular. Cizre’de evinin kırık camını silen kadının elinden incecik bir kan sızar. Umursamaz kadın. Artık göreceğimiz tek kan bu. Çünkü bugün yeni bir gün. Anne bunlar dün var mıydı? Bilmem ki, yoktu sanırım. Bir günde filizlenmiş diktiğin fideler. Fidelerin tepesindeki filizler gibi, yaşam anadan oğula geçer. Bir tanecik filizden doğar hayat. Oradan tüm insanlara geçer. Umut.

Tam da Bu Nedenle Nuray Mert

4 Ağustos 2017Burak Kaya0

Nuray Mert diyor ki “Müftülüklere nikâh yetkisine gelince, kusura bakmayın ama bu değişikliğin dini düşünce ve yaşam tarzını dayatma ile alakası yok. Tam da bu nedenle, ateşli itirazların çoğu havada kalmaya mahkûm.” Tabii kendisi bilim insanı olduğu için sözü burada bırakmayıp, gerekçesini de söylüyor: İmam Efendi nikahı kıydı diye dört karı alınması mümkün değilmiş. İçiniz rahatladı değil mi? Bu ikinci cumhuriyetçi tayfasında “tam da bu nedenle” falan gibi havalı laflar gördünüz mü bilin ki o yazının en yalan kısmı burasıdır. Tam da bu nedenle deyince zırvalar düzene mi giriyor, nasıl bir kafanız var lan sizin? İmam Efendi, İslamiyet dininin mensubu bir kişi değil mi? Musevisi, Hıristiyanı, Alevisi, ateisti isteyecek mi lan bu işi düşündün mü hiç? Ben nikahımı herhangi bir din görevlisinin kıymasını istemiyorum. Çünkü inanmıyorum ben bu dinlere. Bu ülke laik değil mi lan? Yarın Papaz Efendi AİHM’ye başvurup, kendisi de nikah kıldırma yetkisini alırsa Nuray Mert, kendi memleketindeki Trabzon’lu hemşehrilerine bir sorsun bakayım ne derler bu işe. “Sevgili hemşehrilerim, tam da bu nedenle bu bir dayatma değildir, nikahınızı bundan gayri Peder Hristo kıyacak.” diyebilecek mi? Yok yemez tabii. Onun “Tam da bu nedenle” tekerlemeleri hep iktidarın değirmenine su taşır çünkü. Ben de “Müftülüklere nikah kıydırma yetkisi verilmesi, dini düşünce ve yaşam tarzını insanlara zorla dayatmaktır. Tam da bu nedenle itirazlar yerden göğe kadar haklıdır.” diye yazayım. Niye benim “tam da bu nedenlem” yanlış, onunki doğru olsun? Diyelim ki ben Aleviyim, yarın “Bu mahallede İmam Efendi dışında bir görevli yok, nikahınızı bu kıyacak” derlerse, bu bir dayatma olmayacak mı? Her yeri İmam Hatip yapıp, normal okullara gitmek isteyen öğrencilere isyan edecekmişiz, buna değil. Nuray Mert öyle buyuruyor. Oğlum zaten imamlara ek iş çıkartılmasının ana nedeni bu okulları bitirenleri nikah memurundan, bilmem nereye kadar atamak için değil mi? Sen bu kadarcık neden sonuç ilişkisi bile kuramıyor musun? “Tam tersine, ‘imam nikâhı’ adı altında, hiçbir yasal güvencesi olmayan akitlerin ve bunların yaratacağı suiistimalleri önlemek açısından faydalı bir sonucu olabilir.” diyor Mert. Buradan bu sonuç nasıl çıktı anlamadım ben. Dini nikah yasaklanacak mı? Hayır. Kurana inandığını düşündüğümüz, dolayısıyla dört karı almaktan, küçük yaşta evlenmeye kadar Allah’ın hükümlerini tartışmasız kabul eden kişilere, Allah’ın kuralları ile ters bir uygulamayı teslim ediyoruz. Adamın inancı başka, uygulayacağı şey başka. Bu normal midir lan? Biz mi salağız oğlum? Biz imamların Kuran’a inancını mı sorgulayacağız, yoksa inancına aykırı işler yapmalarını mı bekleyeceğiz? Yarın bir köyde, bir adam 18 yaşındaki bir kadına tecavüz ederse, İmam Efendi’nin kendi inancına göre bu ilişkiyi uygun görüp “Ben üç gün önce bunların nikahını kıydıydım” diye sahte belge hazırlamayacağını nereden bileyim oğlum? Nedir bu imam ısrarı? Mehmet Ali Yalçındağ, Nuray Mert için ‘Tayyip Erdoğan hayranı’ demişti. Bu muhabbetin yapıldığı masada da Ahmet Hakan, Mehmet Ali Yalçındağ ve Nuray Mert var. Kadroya bakar mısın, bir imam efendi eksik. Bilmem hatırlatmaya gerek var mı, Nuray Mert’in gazetesindeki arkadaşları bu iktidarın yalanlarıyla şu an hapisteler. Bu iktidar, bir yıl önce FETÖ ile mücadele etmek için OHAL ilan ederken ne kadar samimiyse, bugün imamlara nikah yetkisi isterken de ancak o kadar samimi. Şu an Türkiye’deki acil ihtiyaç bu mudur lan? Bizim ülkemizin sorunu, imamların nikah kıyamaması mı? Kadın cinayetleri mi bitecek, kadına şiddet mi azalacak imamlar nikah kıyınca? Gazeteci değil misin sen, sorsana lan iktidara. Ama herkes biliyor ki sen bunları soramazsın. İşte canikom tam da bu nedenle sen gazeteci değilsin. Arkadaşlarını hapse atan bir iktidarı yalamaya çalışan bir iş birlikçisin. ‘Tam da bu nedenle’ demiş miydim?

Sizinki Hukuk da Bizimki Guguk mu?

26 Temmuz 2017Burak Kaya1

Sayın Cumhurbaşkanımız Almanya’yı kastederek “Sizdeki hukuk da bizdeki guguk mu?” demiş. Vallahi içimin yağı eridi. Bu yabancılarda hep bir tepeden bakma, bizim uygulamaları küçümseme hali var. Efendim savcılar talimatla iddianame hazırlıyormuş da bilmem ne. Hadi lan oradan, sizinkiler savcı da, bizimkiler sıvacı mı oğlum? Bizimkiler de savcı, hem de en iyisinden. Gidin görün mahkemelerde nasıl savlıyorlar: Sağdan, soldan, alttan, üstten. Bir iddianame bir senede yazılamıyormuş. Ya ne olacaktı? Bizimkiler özene bezene yazıyor iddianamelerini, öyle zırt diye iki günde iddianame mi yazılır lan? Sizinkiler iddianame de bizimkiler kabak kemane mi oğlum? Efendim yargıçlar falancaymış, bağımsızlıkları filancaymış. Yalana bak yalana. Bizim yargıçlar gibisi dünyanın hiçbir yerinde yok bir kere. Kaç puanla üniversiteye giriyor, kaç yıl hukuk okuyor bu insanlar biliyor musun sen? Stajıydı, zorunlu hizmetiydi derken ömürleri gurbette geçiyor lan bizim yargıçların. Kendilerine gelince pek güzelle şahane, bize gelince pisle kaka. Siz niye bizi hafife alıyorsunuz ki, sizinkiler yargıç da bizimkiler kırlangıç mı oğlum? Son günlerde bir de adaletsizlik lafı almış yürümüş. Yürümüş derken yanlış anlaşılmasın, ilk anlamıyla söylüyorum, bildiğin otobanda yürüyor bu laf. Ankara’dan İstanbul’a geldi kaç günde, öyle söyleyeyim ki iyi anlaşılsın. Tabii yabancı ülkeler de hemen bayrak yaptılar bunu, sanki kendi ülkeleri çok adaletli. Arkadaş, bizim bütün mahkemelerin duvarında “Adalet mülkün temeli” yazar. Daha söylenecek bir şey var mı? Pardon bir şey daha var: Sizinki Hazreti Ömer adaleti de bizimki tansiyon aleti mi oğlum? Niye sevmiyorsunuz lan bizi? O kadar yol yaptık, köprü yaptık, otel yaptık. Numunelik diye bir tane bile turist yok oğlum ortada. Gelinsenize lan, sevsenize oğlum bizi. Bu adamlardan ‘cezaevlerindeki koşullar’ lafını duyunca uyuz oluyorum. Ne varmış bizim koşullarımızda, yok bir de deniz manzaralı oda mı vereydik tutuklulara? Sizinkiler birinci sınıf cezaevi de bizimkiler Hindistan cevizi mi lan? Efendim kendi cezaevlerinde kitaplık varmış da içerisi şöyle temizmiş, böyle yemekleri varmış, tuvaletleri daha güzelmiş. İsterseniz bir de altlarına bez bağlayalım tutukluların. Güneş görse ne olur, görmese ne olur lan bu insanlar, yarın öbür gün zaten büyük bölümü suçlu çıkacak. Bir de gardiyan konusu var. Her şeyden önce şunu söylemek istiyorum: Sizinkiler gardiyan da, bizimkiler oryantal mi oğlum? Gardiyanın en hası bizim memlekette bir kere. Hepsi aslan gibi çocuklar. Şakacısı var, cakacısı var, darbukacısı var. Arada tek tük de olsa kavgacısı da var. Siz niye hep hataları görüyor da güzellikleri görmüyorsunuz oğlum? Niye hep kötülükte sizin aklınız? Arada bir sarılıp öpsenize lan bizi. Son olarak bu gazeteci meselesine değinmek istiyorum. Bir yalan söyleyin de bari kendiniz inanın, kendi yalanınıza. Bütün gazeteciler içerideymiş. Yok devenin nalı. Lan daha üç gün önceki gazetelere bakın, Sayın Cumhurbaşkanımızın bir uçak dolusu gazeteciyle çekilmiş fotoğrafları var. Bütün gazeteciler içeride olsa bunlar kim peki, bunlar gazeteci değil mi lan? Cezaevindeki adam uçağa binip, saray odalarında gezebilir mi oğlum? Bakın bildiğim için söylüyorum, çok iyi gazeteciler var bu uçaklarda. Saçları jöleli, pantolonları ütülü, pırlanta gibi çocuklar. Yaz diyorsun yazıyor, dur diyorsun duruyor. Niye kimse bunları görmüyor oğlum, sizinkiler özgür gazeteci de bizimkiler züccaciyeci mi lan?

Ahmet Şık

24 Temmuz 2017Burak Kaya1

Ben saf adamım, her şeye inanırım. Yirmi iki yaşıma kadar yedi cüceleri gerçek bir hikâye sanıyordum. Bugün Pamuk Prensesin bir masal kahramanı olmadığı söylense, güle oynaya inanırım. Güzellikle anlatılırsa Aydın Doğan’ın gazeteci, Abdullah Gül’ün tarafsız, Erdoğan’ın ise demokrasiden taraf olduğuna inanabilirim. Montaj olduğu söylenirse, elinde çiçeğiyle Apo’yu ziyaret eden Perinçek’in PKK ile mücadele ettiğini savunabilirim. Bir iki istatistik görsem ekonominin iyi olduğunu düşünüp, varımı yoğumu TL’ye yatırabilirim. Hürriyet, Habertürk, Sözcü veya Sabah’ı gazete diye bakkaldan alıp, sabah mahmurluğu içinde Ahmet Hakan’ın yazdıklarını doğru sanabilirim. Gerekli kanıtlar sunulursa evlatlık olduğumu kabul eder, maymundan değil de Allah’tan geldiğimi düşünebilirim. Uzaydan çekilmiş bir fotoğrafını görsem, dünyanın dört köşeli bir kutu şeklinde bir dağın üstünde durduğuna, okyanustaki dalgaların suya giren develerin hörgücünden kaynaklandığına inanabilirim. Adnan Oktar’a mehdi, Arda Turan’a Messi, Fatih Terim’e Carlo Ancelotti diyebilirim. Duyduğum bir sese, gördüğüm bir şeye veya dokunduğum nesneye güvenirsem onunla ilgili bir yazının altına imzamı atabilirim. Büyüklerim öyle söylerse, babaannemin astronot, günde bir büyük içen dayımın da emekli imam olduğuna inanabilirim. Güvendiğim bir matematikçi “İki kere iki eskiden dört ediyordu, artık bilim ilerledi, şimdi en az beş ediyor” derse, bunu bile kabul edebilirim. Gazeteler öyle yazıyorsa, 17-25 Aralık sonrasındaki 2014 YAŞ Kararlarıyla, darbenin başındaki Semih Terzi’yi, tümgeneral olarak terfi ettiren dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın FETÖ ile mücadele ettiğine inanabilirim. Genelkurmay Başkanı da dahil olmak üzere ordunun başındaki tüm komutanları terör örgütü üyeliğinden hapse koyup FETÖ’cüleri ordunun tepesine getiren bir hükümetin terör örgütü ile savaştığını düşünebilirim. Hele iki tek içtiysem, Türkiye’de yargının bağımsız, medyanın tarafsız olduğuna yemin edip, “Adaletine Kurban” konulu şarkılar söyleyebilirim. Güvendiğim birinden duymuşsam beton mikserinin bostan, 15 Temmuz’un da destan olduğuna inanabilirim. Önceki seçimlerde, oyunu Perinçek’in Vatan Partisi’ne vereceğini söyleyen Yılmaz Özdil’in Atatürkçü; Enis Berberoğlu’nu “FETÖ’nün CHP İmamı” diye gammazlayıp, Berberoğlu 25 yıl cezayı yedikten sonra çark eden Soner Yalçın’ın cumhuriyetçi; oğlu testereyle kafa kesen bir babadan yana taraf olup avukatlığını üstlenirken, tarafsızlık gerekçesiyle ülkedeki adalet yürüyüşüne katılmayan Metin Feyzioğlu’nun ise samimi olduğuna inanabilirim. Dedim ya ben saf adamım. Ama salak değilim. Savcılar kırk takla atsa, hükümet kukla oynatsa, yargıçlar ağzıyla kuş tutup dünyanın gelmiş geçmiş tüm peygamberleri, hatta bizzat Allah çıkıp da “Öyledir” diye tanıklık etse, Ahmet Şık’ın FETÖ veya başka bir terör örgütüne destek olduğuna gene inanmam. Boşa uğraşmayın…

Destan

14 Temmuz 2017Burak Kaya0

Bizim kadar destan yazılan başka bir ülke var mı bilmiyorum. Başka milletler birkaç yüzyılda bile doğru düzgün bir destan yazamazken biz senede ortalama beş tane destan yazıyoruz lan. Hem de bu destanların önemli bir bölümü yazarlar hapisteyken yazılıyor. Yani şöyle örnek vereyim: Senin takımda sol açıkla santrfor kırmızı kart görmüş, sen dokuz kişiyle çatır çatır gol atmayı sürdürüyorsun. Oğlum bir ülkede gazeteciyle yazar hapse konur da polise destan yazdırılır mı lan? Polisin işi mi destan yazmak? Adam güvenliği mi sağlasın, nöbet mi tutsun, kitap mı yazsın arkadaş? En azından emekli polisler yazsa şu destanı olmuyor mu, yazık değil mi görev başındaki memurlara. Normalde nasıldır, iş bölümü diye bir şey vardır değil mi? Yani asker savaşacak, zaferini kazanacak, sonra da bir yazar gelip bu olayları anlatan bir kahramanlık destanı yazacak. İşte bu işler bizde öyle değil. Biz de destanı da asker yazıyor. Sadece güvenlik değil, sporda da öyle. Diyelim Afrika’da bir ülkeden bir koşucuyu ayarttık, adını Türk adına çevirip, hızlı koşsun diye ilacını da içirdikten sonra ay yıldızlı formayla saldık piste. Lan oğlum koşsana işte son gaz, sen ne halt etmeye destan yazıyorsun ki pistte? Ertesi günkü gazete manşetleri de koşuyu değil destanı anlatıyor: Falanca pistte destan yazdı. Arkadaş niye koşacağın piste destan yazıyorsun, sen de herkes gibi koşsana. Zaten üç ay sonra içtiğin ilaç nedeniyle madalyan geri alınacak bari o aradaki zamanın keyfini çıkart. Yok olmaz. Bizimkiler iki arada bir derede destan yazmazsa rahat edemiyorlar. Minderde, oturak kündesi pozisyonundayken destan yazan güreşçilerimiz var. Size soruyorum, dünyanın hangi ülkesinde futbolcular sahada destan yazmakla uğraşır? Bizim memlekette Konyaspor’undan tut da Kerametspor’una kadar onlarca takım var, bir yerinden bu destan işine bulaşmış. Adamları bir şampiyona için Almanya’ya gönderiyorsun diyelim. Herifler iki gün dışarıda kalıyor, bir gün zaten maça çıkıyorlar, öbür gün de antrenman ve ulaşım işleriyle geçiyor. Ne zaman yazıyor oğlum bu adamlar koca destanı, maçtan önceki akşam otel odasında destan yazıp da iki ciltlik kitapla yurda dönülür mü lan? Hadi takım on bir kişi, hepsi birer bölüm yazsa iyi kötü bir şey çıkar ortaya; bir hakemin tek başına destan yazdığını gördüm lan ben bu ülkede. Siyasetçi desen onların durumları da farklı değil. Bir ülkenin cumhurbaşkanı işini gücünü bırakıp da bir düzine destan yazar mı? Bu ülkede yazarlar neden işini doğru düzgün yapmıyor da işi başından aşkın insanlar ha bire destan yazmak durumunda kalıyor hiç anlamıyorum. Okuma yazma bilmeden destan yazan muhtar tanıyorum ben, daha kime ne anlatayım. Sen istiyorsun ki biri şiir, başka biri roman, ne bileyim öbürü de öykü yazsın ama öyle değil işte. Bizim ülke topyekûn destan işinde. Ülkede insan sayısından fazla destan var yeminle. Bugün reklam panolarında gördüm: ‘Halk destan yazdı’ diyor. Yani büyüklerimiz yazıyor da halk bunları okuyor sanmayın, halkımız da bilfiil destan yazıyor. Elbette benim hiçbirine itirazım yok, isteyen istediği kadar yazsın ama kim okuyacak lan bu kadar destanı?

Yürü be Kemal!

16 Haziran 2017Burak Kaya0

Yürü be Kemal. Dağları tepeleri aş, köyleri ovaları geç, geceleri güzelce uyu ama gün doğunca gene yürü Kemal. Uzun yolculukların ilk kilometrelerdir en zoru. Az dayan, Arap atı gibi sonradan açılacaksın Kemal. Polisle, jandarmayla, itfaiyeyle tutamayacaklar seni. Sen yürürken büyüyeceksin, sana kara çalanlar hep küçülecek Kemal. Öylesine büyüyeceksin ki, önce yüzler, sonra binler, belki de milyonlar bekleyecek yolunu Kemal. Onun için arada dur dinlen ama sakın geri bakma, ok yaydan çıktıktan sonra yayı bir daha görmez Kemal. Bugün arkandan el sallayanlar yarınki durağında bekliyor olacak seni. Bu ülkede bir güzellik olursa ya mayıs ya haziranda olur Kemal. Sen de haziranda çıktın yola, demek ki senin yolun güzel yol Kemal. Yorulursan dinlen, su içmeyi ihmal etme Kemal. Ayağına çek rahat bir ayakkabı. Havalar da iyice ısındı, kısa kollu gömlekle yürü Kemal. Güvenlikleri evlerine yolla. Yola çıkan yoldaş bulur, yolcuya dokunan yanar Kemal. Orucun’ sorana seferiyim deme Aleyivim de Kemal. Yol sorana Hak yolu, hak sorana bileğini göster Kemal. Otellerde kalma, saçını sakalını kırpma, yıkanmana hiç gerek yok, yürüyen adam temiz kalır Kemal. Süslü püslü insanlarla belediye çıkmalarını sokma yanına Kemal. Mümkün oldukça tarlalardan yürü, tarlalar umut verir insana. Yemek de veren çıkar aralarında. Bolu’da dağ çileği, Gümüşova’da kirazlar olmuştur Kemal. Yolcunun hakkıdır hepsi. Erikleri, kirazları yiyerek, geçtiğin derelerin suyunu içerek gel Kemal. Ama dereler kirlidir, ormanlarda hep testereler var. Hafriyat kamyonlarına dikkat et. Ölüm taşıyor onlar. Ben kızınca ‘Git Kemal!’ dedim ama sen gene de gel Kemal. Ben döneyim ama sen yolundan dönme Kemal. İzmit körfezinden süzülüp, Boğaz’a giren bir gemi gibi, ağır ağır, düdüğünü çala çala, İstanbul’a gir Kemal. Haramilerin saltanatı sarsılacak sen İstanbul’a girerken. Artık bu yolun yolcususun sen. Dağ ne kadar yüce olsa, yol üstünden aşar Kemal. Hem bu yol sadece senin yolun değil. Bu yol Hacı Bektaş’ın, Pir Sultan’ın, Mevlana’nın da yolu. Bu yol geceleri gezen hayvanlarla göçmen kuşların da yolu. Sen ki bu ırmakta bir kez yıkandın, artık bir kolunu kesseler, denize ulaşacak öbür kolun. ………………… Çok uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim ben, çok uzaklardan geçen bir hayal gibi. Ama yok da sayılmam hani, var olan bir şeyim ben. Haydi ben bensiz geleyim, sen sensiz gel. Ne varsa şu ırmağın içinde var, soyunalım iki can, dalalım şu ırmağa, hadi. Bu kupkuru yerde yakınmadan gayri ne gördük, bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri. Bu ırmakta ne ölmek var bize, bu ırmakta ne gam var, ne keder var, ne dert. Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan, bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret. Durma, çabuk gel, gelmem deme. Ne evet demek yaraşır sana, ne hayır, dostum, senin şânına sadece gelmek yaraşır. Mevlana Celaleddin Rumi

CHP’nin Atatürk’e İhaneti

11 Mayıs 2017Burak Kaya0

Genelde en çok küfür çeken yazılar AKP ya da CHP eleştirileri oluyor. Küfür kısmını geçersek CHP’lilerin bu eleştiriler karşısındaki genel tutumu “Bu kadar kötülüğü biz mi yaptık, bu işin sorumlusu AKP’dir” anlayışı. Yani demek isteniyor ki “Bir ihanet varsa, bu ihaneti AKP yapmıştır, CHP değil; bir sözün varsa onu git AKP’ye söyle CHP’ye değil.” Gerçek ise böyle değil, Atatürk cumhuriyetine ihanet eden parti AKP değil, CHP’dir. ‘Yiğidi öldür hakkını yeme’ demişler, AKP kadroları iktidara gelmeden önce de geldikten sonra da laiklik, Atatürk devrimleri ve kadın hakları gibi pek çok konuda görüşlerini açıkça belirtmişlerdir. AKP’nin pek çok yöneticisi Mustafa Kemal’in görüşlerine katılmadığını söylemiştir. Katılmak bir yana eğitimden yönetime kadar tüm alanlarda kıyasıya eleştirdikleri bu anlayışla savaşacaklarını da söylemişlerdir. AKP kadrolarının inançları ve görüşleri cumhuriyeti kuran kadroların görüşleriyle neredeyse taban tabana zıttır. Elbette iktidara geldikleri zaman da ülkeyi kendi düşüncelerine uygun şekilde yönetmişlerdir. Atatürk’ün düşüncelerine ihanet eden parti CHP’dir. Özellikle Baykal ve Kılıçdaroğlu dönemleri bu ihanetin doruk noktaları olmuştur. İktidarı denetlemekle yükümlü olan ana muhalefet partisi olarak hiçbir görevini yerine getirememiş, ülkenin bütün varlıklarının satılmasına engel olamamış, cumhuriyet kurumları dağıtılır, eğitim tümüyle imam hatip yetiştirme anlayışına evrilirken ses çıkaramamış, hukuk devleti yerle bir olurken, akademisyenler işten atılıp, üniversiteler basılırken sessiz kalmış, gazeteciler hapse atılırken çekimser, milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılıp hapse konulurken ise iktidardan yana taraf olmuşlardır. Bir apartmanda işler kötü gittiğinde tek sorumlu apartman yöneticisi midir, denetçinin de en az yönetici kadar sorumluluğu yok mudur? Sürekli olarak “Yurttaşlarımız endişe etmesin”, “Vatandaşlarımız bize güvensin” diyerek cumhuriyet kurumlarını koruyacağını söyleyen CHP’liler hem bu sözü tutmayarak hem de insanların direnişini engelleyerek iki yönlü bir zarara neden olmuşlardır. CHP bugün iktidara yönelecek tepkiyi azaltıp cumhuriyetçileri sakinleştirmek ve AKP’nin politikalarına yardımcı olmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Dostlar alışverişte görsün misali elinde dilekçeyle falanca mahkemeye başvuran CHP’lilerin bugüne kadar mahkemelerden aldıkları doğru düzgün bir olumlu sonuç yoktur. Çünkü, 2002 yılında % 35’in altında bir oya sahip olan AKP, CHP’nin bekçiliği sayesinde, on beş yıl içinde mahkemeler de dahil olmak üzere devletin bütün kurumlarını ele geçirmiştir. Dışarıdan bakıldığında AKP’nin de CHP’nin de hamurunda rant paylaşımı vardır. Partiyi bir arada tutan ana güç çıkar bağlantılarıdır. İki partinin arasındaki tek fark, bu rant paylaşımında AKP’nin dini değerleri, CHP’nin ise Atatürk’ü kendine siper etmesidir. AKP destekçileri nasıl Kuran’ı okuyup AKP’yi sorgulamıyorsa, CHP’liler de bir kez olsun gerçekten anlayarak Nutuk’u okumaz. Eleştirel görüşlere küfretmek, terörist demek, çamur atmak noktasındaysa iki partinin üyeleri benzerdir. İstanbul’da yaşadığınızda bunu çok açıkça görebiliyorsunuz. Ankara’daki çorak araziyi Orman Çiftliğine çeviren, bahçesindeki tek bir ağacın hesabını bile soran Mustafa Kemal ile yeşil alanları inşaat firmalarına pazarlayan CHP belediyeleri arasında uzaktan yakından bir bağ yok. Daha bugün bile Albatros Parkına AVM yapmak için grup kararı alan CHP’li Büyükçekmece Belediyesi değil mi? Kozyatağı’nın park olabilecek en büyük arsasına AVM yapıp, adını Kültür ve Alışveriş Merkezi koyup Rönesans CEO’su Zafer Baysal’ın eşliğinde dönemin genel başkanı Baykal’a AVM açtıran CHP’li Kadıköy Belediyesi değil mi? Four Winds projesi ile Bağdat Caddesine kırk katlı bir canavar diken firmadan ikişer üçer rezidans alan, hazine arazisi üzerinde çeşitli dolaplar çevirip sonra da bunu partisinin genel başkanının kızı da dahil olmak üzere kendi yakınlarına dağıtan CHP’li Ataşehir Belediyesi değil mi? CHP’li Beşiktaş Belediye Başkanı göreve geldikten kısa süre sonra 5,5 milyon liraya bir villa almadı mı kendisine? Eleştirilere cevap olarak, “5,5 trilyon büyük bir şey değil, benim devlete bildirdiğim mal varlığı 52 trilyon” demedi mi? Bugün Şişli’yi gezen birisi, ilçenin nasıl rant kurbanı olduğunu görebilir. Eğer göremezse 2005 CHP kurultayını izleyebilir. O kurultayda partinin genel başkanı Deniz Baykal elinde salladığı dosyalarla partisinin Şişli Belediye Başkanının nasıl rüşvet aldığını açıklamış, sonra da partililer tekme tokat birbirine girmişti. Cumhuriyetin tüm kurumları teker teker yok edilirken eli kolu bağlı oturan partililerin konu para ve koltuk olunca kıyasıya bir mücadele içine girip nasıl kavga edebildiklerini görmüştük. Rant muslukları aktığı sürece isterse Atatürk’ün tüm vasiyeti çöpe atılsın hiçbirinin zerre umurunda değil. Peki kongreden sonra partinin genel başkanı tarafından, isim verilerek, para miktarı verilerek, adres verilerek yolsuzlukla suçlanan Şişli Belediye Başkanı Sarıgül’e ne oldu dersiniz? Gezi Parkı sonrasına gelen ilk seçimlerde İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adayı oldu tabii ki. Hatırlarsınız, kendisi dönemin başbakanı Erdoğan’ın bir dünya lideri olduğunu söyleyerek çok centilmence bir seçim çalışması yürütmüştü. Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereği yok. CHP Atatürkçülerin oyunu alıp Atatürk’ün kurduğu bütün kurumlar ortadan kaldırılırken sessiz kalarak Atatürkçülere ve cumhuriyetçilere ihanet etti. Hiçbir CHP’li yirmi birinci yüzyılın başında yaşanan bu geri gidişte bizim sorumluluğumuz yok diyemez. CHP, iktidarı denetlemekle yükümlü ana muhalefet partisi olmanın ötesinde cumhuriyetin bekçisi olduğunu söyleyen tek parti. Ancak insanlardan cumhuriyeti koruma sözüyle oy almalarına karşın, cumhuriyetin yerle bir olmasına seyirci kaldılar. Bazı durumlarda daha da ileri giderek bu işlere ortak oldular. Diğer muhalefet partilerinin milletvekillerini hapse atmak isteyen iktidara destek çıktılar. Güneydoğuda yaşanan kıyıma sessiz kaldılar. Zaten seçim hileleri de CHP desteğiyle milletvekilleri tutuklanan bu bölgelerde gerçekleştirildi. Oy namussa kendisine verilen oyların yasadışı yöntemlerle gasp edilmesine seyirci kalan bir partinin onurundan söz edilebilir mi? Kendi namusuna sahip çıkamayan bir parti, cumhuriyete nasıl sahip çıkacak? Genel başkan, CHP’nin kurumsal olarak, sokaklarda seçimin iptali için yürüyüş yapan yurttaşların arasında olmadığını söylüyor. Peki CHP kurumsal olarak nerede? 15 Temmuz’dan beri CHP kurumsal olarak Yenikapı mitinginde. İşin özeti budur. Bugün Atatürkçüler yeniden Nutuk’u okusunlar ancak AKP’yi düşünerek değil, CHP’yi düşünerek. Nutuk’ta özellikle Osmanlı İmparatorluğunun İstanbul’daki Millet Meclisi çalışmalarının anlatıldığı bölüm, bugün ile büyük benzerlikler taşır. Mustafa Kemal, Meclis toplanmadan önce milletvekilleriyle görüşerek kendisinin Meclis Başkanı seçilmesinin önemini anlatır ancak bu kişiler konuyu bir kere gündeme getirmekle yetinerek hiçbir konuda ısrarcı olmaz ve Mustafa Kemal’i başkanlığa seçtiremezler. Mustafa Kemal’in Meclis Başkanlığından bir beklentisi yoktur, bu görevi gerektiğinde milleti bir ayaklanmaya çağırabilmek için istemektedir. Milletvekillerinin işi savsaklaması üzerine Mustafa Kemal şöyle yazar: “Milletvekilleri, İstanbul’daki iç ve dış etkilere kapılarak, barışa yönelme gayesini ihmal edip, kölelik, mevkî kapma hırsı, kıskançlık, kuruntu vb. sebeplerle anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilini içine alan bir çoğunluk sağlayabilmek için, kendi düşünce ve inançlarından sürekli olarak fedakârlık yapmışlar ve uysal olmak sevdasıyla, hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün kaybetmişlerdir. Uyumsuzluk yaratmamak kaygısıyla bu davranışa devam edilecek olursa, milli davaya aykırı emellere ve türlü türlü ihtiraslara alet olunmaktan, milli meseleler aleyhinde kararlar alınmasına engel olunamamaktan korkulur. Bu duruma karşı alınacak tedbir şudur: Azınlıkta olsalar bile, ilkelerimize her bakımdan bağlı arkadaşlardan kurulu bir grupla yetinmek… Bunun sakıncası uysallıktan azdır. Hükümeti mutlaka düşürmek ve kesin mücadele durumuna geçmek gerekir.” Mustafa Kemal’in bu sözleri bugünkü CHP için de geçerlidir. Anadolu’ya geçip halkı gösteri yapması için sokaklara davet eden Mustafa Kemal nerede, kazandığı seçimin hakkını aramaktan korkan bugünkü CHP nerede. Mustafa Kemal’in çağrısı açıktır. Cumhuriyeti koruyacak güçler, mücadeleci kişilerle yetinmek ve uysalları defetmek zorundadır. Mücadeleye CHP’siz olarak devam etmek gerekiyor. CHP toptan bir teslimiyetin içine düşmüş durumda, falanca başa gelse de bir şey değişmeyecek. CHP ile zaman yitirmeden mücadeleyi halk tabanında birleştirecek güçlerin bir araya gelmesi gerek. Başka bir parti veya lider aramadan sendikalar, odalar, öğrenci birlikleri ve sivil toplum kuruluşlarının acilen bir araya gelerek bir üst kurul oluşturması ve halkı cumhuriyet değerlerini savunmak için direnmeye çağırması gerek. Saadet Partisinin peşinde kendilerine yakışacak 2019 adayını arayan tüm CHP’lilere de başarılar diliyorum. Ekonomik krizlere, yabancı ülkelere, AKP’deki iç çekişmelere umut bağlayanlar da aynı CHP’liler gibi mücadele gücünü zayıflatıyorlar. Bu görüşleri tartışacak zaman bile yok. Cumhuriyetçilerin tek bir çıkış yolu var: Teslimiyetçileri defedip, birlik halinde mücadele etmek.

Muhalefet Aynı Özcan Gibi

27 Nisan 2017Burak Kaya1

Seçim tartışmaları biraz dinsin de kafa dinleyelim diyordum ancak muhalefet ne yazık ki kafa ütülemeye devam ediyor. ‘Yenilen pehlivan güreşe doymaz’ misali yeniden seçim istiyorlar. Yani her hafta seçim olsa, her hafta yenilseler, gene de engellenemez bir seçim isteği var bunlarda. Küçükken bizim mahallede Özcan diye bir çocuk vardı, her gün bakkalın çırağına sataşıp dayak yerdi. Öyle oldu ki artık çırak bunu dövmekten usandı, bir gün ‘Gel sen vur, ben bir şey yapmayacağım’ dedi. Yani bir kere de o dövsün, kurtulurum belki diye düşündü. Özcan bunu duyunca bozuldu, ağlayarak kaçtı evine. Meğer herif bir gün belki ben de döverim diye değil, dayak yemek için sataşıyormuş, bildiğin dayak yemekten zevk alıyormuş. Muhalefet de aynı Özcan gibi. Biraz durulalım, kabullenelim, nerede yanlış yaptık, bir bakalım demek yok. Varsa yoksa yeni bir tokat yiyelim. Bakın iktidar partisi güzel bir çalışma yürütmüş, az farkla da olsa seçimi kazanmış. Artık bileğinin hakkıyla mı dersin, küreğinin hakkıyla mı fark etmez. Yani sen kıçını serip otururken bu adamlar arı gibi çalışmış. Şimdi kalkmış tembelliğine bahane bulmak için bir daha yarışalım diyorsun. Bu adamlar senin gibi işsiz güçsüz değil ki lan. Biraz bakın da örnek alın, Şanlıurfa’da 31 Mart tarihinde ölen E.E. bile oyunu kullanmış oğlum. Bak sen daha seçmenlerini pikniğe gitmekten vaz geçiremezken, bunlar ölmesine rağmen adamı mezarından kaldırıp, vatandaşlık görevini yerine getirmesini sağlamışlar. Sen İzmir’de fink atarken, merhum E.E. oyunu verip imzasını da atmış. Seçim yenilensinmiş. Emriniz olur. Peki ne diyeceğiz biz E.E.’ye? ‘Sen ölü halinle kalktın oyunu verdin ama biz oyları yanlış saydık, sana zahmet önümüzdeki ay bir daha oyunu kullanabilir misin?’ mi diyeceğiz. Diriye yok, bari ölüye saygınız olsun lan, vicdansızlar. Siz değil miydiniz ‘Pazara kadar değil mezara kadar’ diyen. Aha bak adam pazarı da, mezarı da sollayıp geçmiş. Bir kendine bak, bir de adamlardaki demokrasi bilincine bak. Biraz saygı duyun arkadaş. Herkes oy kullansın demek kolay ama bir insanı mezardan kalkıp oyunu kullanmaya ikna etmek sandığınız kadar kolay değil efendiler. Din hocaları demiyor muydu oğlum size, Allah yolunda ‘Evet’ oyu verin diye. Yok dini siyasete alet etmekten girip ta nerelerden çıktınız, etmedik laf, bulmadık kusur bırakmadınız. Çirkefleştikçe daha da çirkefleştiniz lan. Aha her şey ortada. Adam 31 Mart günü hakkın rahmetine kavuşmuş, gitmiş ahireti görmüş, cennet cehennem hepsini dolaşmış, on beş gün sonra da gelip sandıkta Evet oyunu kullanmış. Hani yalandı lan, hani uydurmaydı oğlum? Rahmetli E.E.’nin Evet oyu kullandığını da şuradan anlayabiliyoruz: E.E.’nin sandığındaki tüm oylar Evet çıkmış. Bir tane bile Hayır yok. Eskiden tulum çıkarmış denirdi böyle olunca, şimdi bok atılıyor. Niye hepsi Evet’miş? Lafa bak, sen çocuğunun karnesini alıp öğretmenine şikâyet ediyor musun ‘Neden hepsi pekiyi?’ diye. Yoh, işine geldi mi, hiçbir şey sormuyorsun. Hepsi Evet, çünkü böyle takdir etmiş sevgili Urfalı kardeşlerimiz. Böyle bir tabloyu sen bir tek sandıkta yaratabildin mi? Nerdeee, sen bunu yapamadığın gibi bir de ölüsünden dirisine sandığa eksiksiz gitmiş Urfa Eyyübiye’li vatandaşlara çamur atıyorsun. Hiçbir şeyden utanmıyorsanız, böyle bir birlikteliği sağlayan Eyyübiye’li kardeşlerinizden utanın bari. Hadi hepsi kabul. Bu seçim sadece şu söyleyeceğim nedenden ötürü iptal edilemez, oğlum seçmen sayısından fazla oy kullanılan beldeler var. Demokrasiye inanca bakar mısın? Sen yazlıktan geri dönmeye ananla babanı ikna edemezken, adamlar üç kişilik aileden beş kişilik oy çıkartıyor. Sonra da seçim iptal olsun. Herkes mecbur mu lan senin keyfine göre iki haftada bir sandığın önünde durmaya? Bu kadar emeğe yazık değil mi? Bak Fransa bile abuk sabuk afişlerle vatandaşını oy vermeye çağırdı. Avrupa’da seçmenlerin üçte ikisi sandığa gidince demokrasinin zaferi diye kutlama yapıyorlar. Senin her dört vatandaşından beşi oy kullanmak için sandık başına gitmiş, böyle bir tabloyu iptal etmeye, bu başarıyı lekelemeye gerek var mı? Polisiyle jandarmasıyla, hakimiyle, savcısıyla bir millet tek yürek olmuş sandıkta ama pusulalar mühürsüz diye bizim beyefendiler sonucu beğenmiyor. Yahu salak mısınız, nesiniz, anlamak mümkün değil. Pusuladaki Evet ya da Hayıra bakacaksınız mühre değil. Mühür olsa ne olur olmasa ne olur? Plakası kirlenince arabanız gitmiyor mu sizin? Markası yok diye donunuz kıçınızdan mı düşüyor? Oldu olacak başbakan da imzalasın senin uyduruk pusulanı. Vereceğin oy zaten Hayır, bir de orasına mühür, burasına kenar süsü, arkasına gölge mi yapsın bu devlet? Bu ülkenin memurları gidip zarf mühürleyeceğine iki metre fazla yol yapsa daha iyi değil mi? Artık bir kabul edin lan, çok nefis bir seçim oldu. Rüya gibi bir yazdı. Atlar jet hızıyla Üsküdar’ı geçti. Artık eşeğinle birlikte Bor’da mı beklersin, yoksa Niğde’ye mi gidersin, onu düşün sen.

Evetli Kurabiye Tarifi

19 Nisan 2017Burak Kaya0

Pazar günü, seçimleri izlerken yerim diye kendime bir kurabiye yaptım. Kurabiyenin tarifi de gayet kolay: Ülker’in margariniyle Pınar’ın sütünü karıştırıp Torku’nun ununa boca ettikten sonra üstüne şeker döktüm. Böyle vıcık vıcık bir kıvamı oldu ama bir yandan da un tanecikleri elime yapışıyordu. Kulak memesi değil de kulak kiri gibi düşünün. Hani çocukların sümüğü uzadıkça uzar ama bir türlü kopmaz, uzaya kadar gidecek sanırsın o yol, işte öyle hassas bir kıvam. Ben içindeki o rahatsız edici koku gidene kadar yoğurdum hamuru. Gitmedi. Sonra vazgeçip elimle çeşitli şekillerde kurabiyeler hazırlamaya giriştim. Siz siz olun hamuru yoğururken eldiven kullanın, yoksa eliniz perte çıkıyor. İnsan kendi elinden kurtulmak ister mi lan, pazar gününden beri görmeye tahammülüm yok, elim arkada dolaşıyorum. Neyse, ben yuvarlak yaptım kurabiyeleri, zaten istesen de köşeli olmuyor, hemen yuvarlıyor kendini kurabiyeler. Böyle pelte pelte yere seriliyor. Denizanası ya da böyle omurgasız canlılar gibi bırakıyor kendini hemen. Ben de bari fazla ellemeden top halinde bırakayım dedim, bu sefer de sığır boku gibi dalga dalga yayıldı tepsiye. Fırına zorla vermek gerekti, fırın istemedi lan kurabiyeleri. Allahtan mini fırın, biraz güç uygulayınca ikna oldu. Zorla iteledim kurabiye tepsisini içine. 150 derecede 20 dakika pişirdim, baktım olmamış. Olmamış derken daha hamur gibi duruyor, fırına ilk verdiğim gibi. Dereceyi biraz yükseltip yarım saat daha bekledim tık yok. Annemi aradım, çiğ süt emdirmişsin, pişmez dedi o kurabiyeler. “Ne yapacağız, şimdi ben çayın yanına ne yiyeceğim?” dedim. “Ne bok yersen ye.” dedi. Sonradan öğrendim, geç de olsa pişermiş çiğ süt emmiş kurabiye. Neyse dört saatte pişti kurabiyeler. Böyle kemik gibi oldu. Çayımı da demledim ilk lokmayı atacağım ağzıma, aniden bir isteksizlik çöktü üstüme. İnsan çok sever de kilo alacağım diye yemek istemez hani, bu öyle bir şey değil. “Yemesen ne olur lan?” gibilerden bir ses duydum sanki içimde. Tam ağzımı açtım baktım kurabiyenin üstünde bizim kedinin tüyleri. Birden iştahım açıldı, en azından tanıdık bir lezzet. Dur dedim önce bir kediye vereyim. Yemedi. Şöyle bir kokladı, sonra tüylerini fark edip onları çekip aldı kurabiyenin üstünden. Pis pis baktı bana. Ne işi var lan benim tüylerimin bunların arasında der gibilerden. Tabii öyle olunca kediye ayıp olmasın diye ben de yiyemedim. Yemedikten hemen sonra mideme bir ağrı girdi ama nasıl şiddetli sancıyor. Oğlum deli misin diyorum kendime, insan yemediği şeyden zehirlenir mi lan? Psikolojik midir nedir bilemiyorum, hemen koştum üst kata, komşulara sordum: “Verdiğim kurabiyeyi yediniz mi?” diye. Allahtan yememişler. Topladım hepsini. Tam üç kere saydım, hiç eksik yoktu. İçimi bir huzur kapladı. Gittim yattım, rüyamda Karşıyakalı sporcuları lokantada esir tutmuşlar, hesabı ödemiyorlar diye. “Çekilin lan” dedim, istedim hesabı. Herkes açıldı birden. Baktım şöyle bir hesaba, yalandan çıkardım cüzdanı. Para yok tabii bende. Elimin içine saklayarak indirimli otobüs kartımı çıkarttım. “Kredi kartıyla ödeyeceğim” dedim. “POS cihazını getirelim” dedi garson. “Gerek yok” dedim, şifreyi de söyledim. “Üstü kalsın, hepsini çekin kartın” dedim. Bunlar benim otobüs kartıyla içeri girince biz tüydük. On iki lira kalmıştı kartın içinde. Ona karşılık olarak bir deste kürdan aldım kasanın yanından. Sabaha doğru uyandım, midemdeki ağrı geçmişti.

Git Kemal!

18 Nisan 2017Burak Kaya3

Kemal, hadi yavrum akşam oldu, evine git artık. Bak arkadaşların da gitti. Sen de git. İster evine git ister köyüne. Ama bu akşamlar tehlikeli Kemal, yalvarırım git, lütfen git, attaya git hadi. Bir git bak durumlara, olmadı dönersin gene. Şimdi git ama. Gözün arkada kalmasın, için rahat olsun, koyuver gitsin. Yani koyuversinler ama sen git. İstersen hem koy, hem git ya da yolda koyarak git ama şimdi git lütfen. N’olur git. Kalma git bu şehirden. Çekip git öyle. Vur kapıyı aslanlar gibi, ceylanlar gibi sekerek git. Bir martının kanadına binip uçarak git Kemal. Yeter ki git. Güzellikle git, kötülükle git, otobüsle git. Nasıl gidersen git, yeter ki git Kemal. Gözlüğünün üstünden bakan emekliliği gelmiş altmış beş yaşındaki memur gibi, kepini fırlatan yeni mezun olmuş haşarı bir çocuk gibi, ayağının ucuna basarak avına yaklaşan bir panter gibi git Kemal. İstersen sessizce git, istersen haykır bencilce. Etro gömleğini yırt, bağrı açık sevdalılar gibi git Kemal. Nereye gidersen git ama lütfen git. Gitmelisin bak Kemal. Sen gidince güller açacak, bir ceylan yavrusu su içmeye gidecek. Onun için hemen git, beklemeden, bekletmeden. Ağzını açıp tek bir söz bile söylemeden git Kemal. Bizi bizimle baş başa bırakıp git, ne halimiz varsa görelim Kemal. Bavulunu toplamadan, çayından son bir yudum almadan hemen şimdi git Kemal. Gittiğin yerden yazarsın ama yazmadan önce git, sakın buradan yazma. Önce bir git sonra istersen yazma Kemal. Ama git lütfen. Yüreğinin götürdüğü yere git Kemal. Yüreğin götürmüyorsa ciğerininkine git ama bir şekil yap git Kemal. Al biletini ver selamını, “buraya kadarmış” de, son kez bile arkana bakmadan git. Sabahtan maaşını almak için Ziraat Bankasına giden bir memur emeklisi gibi kendinden emin adımlarla git Kemal. Öyle bir git ki herkes büyülensin, şaşıp kalsın, “Kemal’e bak az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti” desinler. Nereye gittiğini söylemeden gizemli bir nehir gibi akarak, dağlardan bir şelale gibi düşerek git Kemal. Kuzu gibi meleyerek, kurtlar gibi uluyarak, karlı bir kış akşamında aniden git Kemal, bir çığ gibi büyüyeceksin giderken. Kimseye haber vermeden apar topar, paldır küldür git Kemal. İki askerimizin vahşice öldürüldüğü gün “Belli acılara katlanmak gerekiyor” diyerekten git Kemal. Kendi çocuklarına Ataşehir’den beleş daire alıp, yoksul halkın çocukları üzerinden vatan millet siyaseti yaparaktan git. “Vatandaşımız hiç endişe etmesin, oylara sahip çıkacağız” dedikten sonra YSK’ya “Galiba seçimlerde hile olmuş” konulu bir itiraz dilekçesi vererekten git Kemal. Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol Kemal, git gidebildiğin yere. Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit, günahıma girmeden, katilim olmadan git Kemal. Öyle bir git ki bakakalalım giden Kemal’in ardından. Yenikapı’ya gittiğin gibi, istersen bayrağını alıp eline öyle git Kemal. Lütfen Kemal. Bi git artık.

Üç Büyüklerden Ses Yok!

16 Nisan 2017Burak Kaya0

Boğulacaksan büyük denizde boğul demişler. Bence süper bir söz. Boğulduktan sonra ne fark eder diyenlere kulak asmayın. Köyün yakınındaki boklu derede boğulmakla, Pasifik Okyanusunda boğulmak katiyen aynı şey değildir, haberi bile farklı olur ikisinin. Her şeyden önce okyanusta boğulmaz, kaybolur insan. Öyle gizemli bir havaya bürünür okyanusta boğulanlar. Kaybolunca dalgıçlar arar, mercanların arasına falan bakarlar ama mümkünü yok bulamazlar seni. Köydeki deredeyse olay yerine traktörüyle intikal eden donlu abiler vardır kadrajda. Çüklerini kaşıdıkları kirli elleriyle çıkartırlar cesedini. Her neyse ben sanatçının, sporcunun, iş adamının büyüğünü severim arkadaş. Mesela müteahhit misin, bana otuz katlı kırk katlı binalarla gel. Geçen gün televizyonda gördüm, genç bir girişimci “Biz falanca projesinde iki üç katlı binalar yapıyoruz” diyor. Oğlum bizim mahallede gecekondular bile en az dört katlı. Nasıl girişimcisiniz lan siz, niye bu kadar ufak işlere girişiyorsunuz? Adamı görmeniz lazım, temeli attık sonra da çatıyı çattık diyeceğine, bir de uzun uzun yaptığı işleri anlatıyor. Oğlum ara kat bile yok lan yaptığın binada. Youtube’da 15 dakika “Betonarme ev nasıl yapılır? videosu izlesem, ben daha iyi bina yaparım lan. Küçükken bir keresinde babam beni hayvanat bahçesine götürdüydü. Nasıl heyecanlıyım, aslan göreceğim diye içim içime sığmıyor ama bir türlü o bölüme gidemedik. Fildi, aslandı, su aygırıydı, bunları görmek dururken biz yarım saate yakın ağaç sincabı seyrettik. Paran yoktur, sadece ufak hayvanlar ve kıllı böcekleri görebileceğin ekonomi sınıfı bilet alırsın anlarım ama gergedan görme imkânın varken hayvanat bahçesine gidip de minik maymunların şirinlikleriyle neden ilgilenir oğlum bir insan. En sonunda dayanamadım “Aslan, kaplan, gergedan göreceğimize niye Brezilya kümes hayvanlarıyla zaman kaybediyoruz” diye sordum babama. Büyük sanatçılar dururken, neden küçüklerin konserine gider insanlar bilemiyorum. Eğer daha ucuza geliyorsa seyrek git ama gittiğinde büyük sanatçı dinle arkadaş. Tatile giderken, Antalya’da oteller pahalıymış, oralar daha hesaplı diye Bilecik’e gidiyor musunuz oğlum siz? Nasıl bir mantıktır, nasıl bir ezikliktir lan bu küçük adam düşkünlüğü? İnternette az önce gördüm. Gümüşhaneli Küçük Girişimciler falanca otelinde toplanmış da basın açıklaması yapmış. Şimdi bunlar küçük girişimci ya, elli tanesi bir araya gelince büyük olacaklarını sanıyorlar. Şu fotoğrafınıza bir bakın lan, toplaştıkça daha da küçüldüğünüzü göremiyor musunuz oğlum siz? Bari dağılın insan içine, seyrelin, fark ettirmeyin lan kendinizi. Bir insan niye küçük oyuncuların filmini izler, büyük müzisyenler dururken gidip küçüklerini dinler bilmiyorum. Büyük yazar dururken genç romancı niye okunur ki mesela? Ben büyük bir yazarı okumaya layık değilim gibi bir aşağılık kompleksi mi ya da ‘Küçük yazarın derdi de küçük olur’ gibi bir bakış açısı mıdır nedir, ben gerçekten anlayamıyorum. Yok efendim, küçük şehirde yaşayan, sıradan insanların hikâyelerini anlatıyormuş. Oğlum hiç değilse büyük bir savaşı, tarihe yön vermiş bir devlet adamını falan anlatsana. Niye küçüldükçe küçülüyorsun? Bugün herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek var: Küçük şehirde yaşayan insanların kornişon gibi tam olarak gelişemedikleri bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Arkadaşlar, birbirimizi kandırmayalım, bu çağda köye taşınalım, iki oda, çeyrek tuvalet bir evimiz, üç tekerlekli arabamız olsun anlayışıyla hiçbir noktaya varamayız. Büyük düşünmeyen adamdan bir halt olmaz. Neyse çok uzatmak istemiyorum, ben hep büyükleri sevdim, onları dinledim, onları izledim. Benim bütün umudum büyüklerdeydi. Son güne, son saate, son dakikaya kadar bekledim. Herhalde bağımsızlığımızın güvencesi olan Meclis tehdit altındayken büyük sanatçılar, Sezen Aksu’lar, Şener Şen’ler, Cem Yılmaz’lar falan susmazlardı. Bekledim, bekledim ama işte hiçbir ses çıkmadı. Hadi dedim bu büyük sanatçılar sanatlarıyla uğraşıyorlardır, meşgullerdir belki. Koç’lar, Sabancı’lar falan biraz da onları bekledim ama nafile. Bir tek Ülker’in patronu açıklama yaptı, o da ‘Evet’ diyeceğim dedi. Adım gibi biliyorum ki gidip ‘Hayır’ oyu verecek ama bu tür küçük numaralar yaparak büyük iş adamı olunur mu? Büyük iş adamına, büyük sanatçıya yakışan bir tavır mıdır bağımsızlığı tehlike altındayken susmak, saklanmak, gizlenmek? İnsanın düşünceleri zamanla değişiyor, benimki de değişti. Belki biraz geç fark ettim, meğer büyük sandıklarım o kadar da büyük değilmiş. Olsun. Büyüklerden umut yoksa biz de kendi başımızın çaresine bakarız. Dostlarımız haksız şekilde tutuklanır, insanlar işlerinden atılır ve halk zulme uğrarken, ülkenin rejimi bir oldubittiyle değiştirilmek istenirken susacak değiliz. Ben okurlara yol gösterip, “şöyle yapın” diyecek de değilim. Ancak bizi yıldırmaya ve umudumuzu kırmaya çalışan bu kural tanımaz iktidara karşı ‘Hayır’ demenin ötesinde, ufak ufak birlik olmak zorundayız. … Haydi ben bensiz geleyim, sen sensiz gel. Ne varsa şu ırmağın içinde var, soyunalım iki can, dalalım şu ırmağa, hadi. Bu kupkuru yerde yakınmadan gayri ne gördük, bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri. Bu ırmakta ne ölmek var bize, bu ırmakta ne gam var, ne keder var, ne dert. Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan, bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret. Durma, çabuk gel, gelmem deme. Ne evet demek yaraşır sana, ne hayır, dostum, Senin şanına sadece gelmek yaraşır. Mevlâna

Bir Ülkenin Başbakanına Göt Lalesi Demek

16 Mart 2017Burak Kaya0

Sanıyorum Türkiye olarak son yıllardaki en büyük başarımız bu. Sizi bilmem ama ben o günden beri deliksiz uyuyorum arkadaş. Durup dururken gözlerim yaşarıyor, böyle ansızın bir uçma isteği geliyor. Mutlulukla karışık bir heyecan içindeyim günlerdir. Bizi AB’ye alsalar vallahi bu kadar rahatlamazdım. Nasıl sinmiş, nasıl çaresiz insanlarmışız meğer biz. Hep ne öğretildi bize: “Saygılı konuş, kötü söz söyleme”. Peki bugüne kadar saygılı konuştuk da ne oldu lan? Girebildik mi mesela AB’ye, vizesiz seyahat edebiliyor muyuz gelişmiş ülkelere? Ne işimize yaradı oğlum bizim saygılı konuşmak? Kötü söz etmedik diye bize bir güzellik yaptı mı bu insanlar? Yıllardır ezildik oğlum biz. Sizi AB’ye alacağız. Ama şimdi olmaz, yarın alacağız. Bir zıplayın vizeleri kaldıracağız. Hızlı koşun gümrük vergilerini indireceğiz. Kişiliğimizi kaybettik lan bu AB kapılarında. Artık diplomasi falan bitti ya vallahi rahatladım. Laf sokmalar, iğneleyici konuşmalar, söz sanatları. Bundan sonra söz sanatı yok, söz kalası var. Eskiden olsa Dışişleri Bakanı “sabrımızın tükenme noktasına varmak üzere olduğunu belirtmek isterim” gibi anlaşılmaz cümleler kurardı mesela. Şimdi “Ey AB, ne o gösterip de vermeyen kızlar gibi kıçını sallayıp duruyorsun lan önümüzde?” diyebilecek noktaya geldik. Bu nokta çağdaş uygarlık noktası sayılmasa da ezik, büzük ortalarda dolanmaktan bin kat daha iyi. Eskiden birisi canımızı sıkacak bir şey söylediğinde, biz de bu sözden duyduğumuz rahatsızlığı dile getiriyorduk. Şimdi doğrudan “kavat” diyoruz adama. Lafı dolaştırmanın adı diplomasi olmuş lan. Yerim ben öyle diplomasiyi. Diyelim söz sanatı yaparak espriyle birisine laf soktuk, peki nereden belli adamın bizi anlayacağı, herkes anlıyor mu sanattan? İnce espri yapmakla uğraşacağımıza adama ‘dallama’ desek ya da yanımızdan geçerken bir kafa atsak, mesajımız çok daha anlaşılır olur. Yok alçak sandalye vermeler, kapıda bekletmeler, çayı yarım doldurup, yandan yandan bakmalar… Bir dolu anlaşılması güç artistik hareket. Neyse ki bitti bu saçmalıklar, artık yalın siyaset dönemine geçtik. Bir ülkenin başbakanı, hoşumuza gitmeyen bir şey mi söyledi, direkt ‘Göt Lalesi’ diyeceğiz. Öyle lafı kıvırmak falan yok artık. Eğer ‘sensin’ diye yanıt verirse, o anda ‘çevir de kıçına değsin’ diyeceğiz. Uluslararası ilişkiler denildiğinde ben bunu anlıyorum. Bir, son sözü sen söyleyeceksin; iki, kesinlikle altta kalmayacaksın. Gerçek diplomasi budur. İlişkileri geliştirmek falan, bunların hepsi bizi kandırmak isteyen yabancı devletlerin uydurmasıdır. Bir bakanın öncelikli görevi yerli, yabancı demeden bilezik gibi geçirmek, ikinci görevi ayar vermek, üçüncü göreviyse posta koymaktır. Diğer sıradan görevleri zaten bürokratlar halleder. İyi bir bakan topun gelişine bakıp tekmeyi o anda, top daha havadayken sallayabilen kişidir. Ben, eğer mümkünse Dışişleri Bakanlığının girişine, geçmişte çok sevdiğimiz şu tekerlemenin de yazdırılmasını istiyorum: Bir, iki, üçler Yaşasın Türkler Dört, beş, altı Hollanda battı Yedi, sekiz, dokuz Alman domuz On, on bir, on iki İtalya tilki On üç, on dört, on beş Fransa kalleş…

Doktor Bey Ben Mağdur Olamıyorum

14 Mart 2017Burak Kaya0

Büyük sıkıntım var benim, bir türlü mağdur olamıyorum. Özellikle son dönemde belirdi bu durum. Mesela mağrur falan olabiliyorum ama benim acilen mağdur olmam lazım. Geçen gün çağırdım gazetecileri, zaten kapıda yatıyorlar, hemen girdiler içeri. Hafifçe boynumu büktüm, bir de hüzünlü konuşma hazırladım. Dizildi bunlar karşıma, tam ‘Çocuklar kendimi çok yalnız hissediyorum, olaylar çok canımı sıkıyor’ falan diye konuya girecektim ki Abdülkadir dallaması gitti şöminenin üstünde duran bronz şamdanı kurcalayıp yere düşürdü. Kırıldı tabii güzelim şamdan. ‘Lavuk’ dedim, ‘Niye elliyorsun, bok mu var?’ dedim. Hemen büküldü bunun boynu, gözleri falan doldu. Gazeteciler beni bıraktı, kendi arkadaşları ya, hemen toplandılar bunun başında. Herif iki dakikada mağdur oldu lan, yenim ediyorum inanamadım. Sen git benim bin beş yüz Euro’luk şamdanı kır, gene de ben mağdur olamayayım da sen mağdur ol. Ne güzel dünya lan. Hepsini sepetledim tabii heriflerin. Madem şamdanı kıran mağdur oluyor deyip, şamdanın sağlam kalan tarafını da Abdülkadir’in kafasında ben kırdım. Ama tahmin edersin, ben değil de gene bu herif mağdur oldu. Doktor Bey benim sorunum kısaca bu. Bir muayene et bakalım, ben niye mağdur olamıyorum. Mağdurografimi falan çek, birlikte bakalım, nerede bir zayıflık varsa o tarafa yüklenelim. Türbanlı bacılarım da var oysa benim. Geçen dedim bunlardan birine git bir yerde mağdur ol gel, olayı da bana bağla dedim. Çıktı bu sabahtan dışarı. Öğlen oldu, akşam oldu haber yok. Neyse gece yarısı bir gümbürtü koptu, baktım camdan bizim güvenlikle yaka paça kavga ediyor. Kameramanları da ayarlamış tabii yanında. Hay dedim senin yapacağın işe, ayırdım bunları, kameramanları yolcu ettikten sonra içeride bir güzel payladım hepsini. Ertesi gün baktım, “Türbanlı Kadın Özel Korumaya Acımadı” diye ikinci sayfada haber yapmışlar bunu. Yahu bu ülkede dayak atmayı bilmemeyi anlıyorum da bu kadar imkân içinde dayak yemeyi beceremeyen insanı ben gerçekten anlayamıyorum. Oğlum bir insan yirmi dört saat uğraşıp da bir tokat bile yemeden eve döner mi lan? Neyse bizim mağduriyet işi gene yattı anlayacağın. İşte benim durumum bu doktor bey. İlaç mı vereceksin iğne mi yapacaksın artık bilmiyorum ama her ne yapacaksan biraz acele et. Şaka değil bak hayati mesele. Tek benim sorunum da değil, sen bu işi ayarlayamazsan cümbür cemaat buralardan gidiciyiz biz. Yahu büyük bir şey istesem tamam, ben sadece insanlar beni görünce üzülsünler istiyorum lan. Yağmurda yavru bir kedi görmüş gibi. Ya da savaşta bir çocuk, filmlerde olur hani. Benim boynum hafifçe bükük, gözümde bir iki damla yaş. Her gün ayna karşısında çalışıyorum ama iş uygulamaya gelince birini azarlarken buluyorum kendimi. Geçen partiden çocuklar gelmiş, en az üç yüz kişiyiz bizim fakirhanede. Gençlerin yanına gittim, ‘Ahh gençlik işte, bizden geçti, biz artık toprağa bakıyoruz’ deyip hüzünlü bir hava takındım. Biri oradan “Reis, sen bizden gençsin” dedi. Öbürü “Çok yakışıklısın” dedi. Bir başkası “Adamsın” dedi. Dayanamadım tabii, “Kesin lan sesinizi, üç günlük bebeler bana moral mi verecek” dedim. Bir sessizlik oldu. Hop büküldü bunların boyunları. Çevredekiler başladı bunlar için üzülmeye. Baktım birinin annesi de bunlara üzülüp zırlamaya başladı. “Burası zırlama duvarı değil” dedim. Hoop onlar da oldu mu mağdur. Üç yüz kişinin içinde niye bir tek ben mağdur olamıyorum lan? Dışarı bir çık bir bak, memleketin yüzde doksanı mağdur. Doktor Bey, ben de herkes gibi mağdur olmak istiyorum. Bakın şu karşı mahallenin imamı Halil Abi var, adam Mercedes’le geziyor ama bir numaralı mağdur. Duruşu bile yetiyor. Gerekirse bana ondan boyun nakli yapalım. Ama benim şu işi çözelim lütfen. Benim şu günlerde iyice bir mağdur olmam lazım. Doktor, bu iş çözeceksen çöz artık. Elli saat laf mı anlatacağım lan ben sana? Oğlum böyle doktor mu olur lan, kim veriyor kardeşim size diplomayı? Millet dışarıda kansere çare buluyor sen üç aydır bana bir mağduriyet bulamıyorsun lan. Hah, şuna bak. Gözler doldu hemen, Hadi git sen de zırla. Bak kendini mağdur etmeyi biliyorsun ama iş bize gelince teknik imkânlar, zart zurt. Git kaybol, görmesin seni gözüm bir daha buralarda.

Deneyimlemek

20 Şubat 2017Burak Kaya1

Deneyimlemek sözcüğü bulunmadan önce nasıl yaşıyorduk bilmiyorum. Yani bir yere gittiğimizde, bir yemek yediğimizde duygularımızı nasıl ifade ediyorduk gerçekten hatırlamıyorum. Hele reklamcılık dünyası. Bu sözcük bulunmadan önce iş yapabiliyorlar mıydı, çok merak ediyorum. Bakın abartmıyorum, sadece ‘deneyimleyerek’ faaliyetlerini sürdürebilen çok büyük reklam firmaları var. Müşteri görüşmelerinin şöyle olduğunu tahmin ediyorum: – Aysel Hanım otelimizi tanıtacak yeni bir slogan arıyoruz, bu slogan diğer otellerden farklılığımızı vurgulamalı. – Siz otelle ilgili bilgileri iletin, biz üzerinde birkaç gün çalışalım Behiç Bey. Birkaç gün sonra: – Merhaba Aysel Hanım, bir şey bulabildiniz mi? – Ben de sizi arayacaktım, bulduk tabii ki. Eğer hazırsanız söylüyorum: “Bambaşka bir otel deneyimine hazır mısınız?” – İnanılmaz, çok güzel olmuş. Madem bu kadar güzel bir slogan buldunuz, otomobil kiralama işi yapan bir kardeş firmamız var, onun için de bir slogan bulalım lütfen. – Çok iyi bildiğimiz bir sektör değil ama bize gerekli dokümanları gönderirseniz bir iki hafta çalışıp, size öneride bulunabiliriz diye düşünüyorum. İki hafta sonra: – Aysel Hanım, sizin sloganı kullanmaya başladığımız günden beri otel ağzına kadar dolu, işten bunaldık yemin ediyorum. Acaba araba kiralama firmamız için de bir slogan bulabildiniz mi? – Evet Behiç Bey, bu sabah bir slogan bulduk. Şöyle: “Bugüne kadar yaşamadığınız bir araba kiralama deneyimini yaşamaya hazır mısınız?” – Aman Tanrım, çok güzel olmuş. İşler patlamadan önce hemen yeni arabaların siparişini vermemiz lazım. Bu arada iki slogan için ödememizi de yapalım. – Sadece on sekiz bin lira tutuyor Behiç Bey. Artı KDV tabii. Ben muhasebeye bilgisini veriyorum. – Çok teşekkürler Aysel Hanım, gerçekten fiyatlarınız da hizmetiniz de çok farklı. Tam anlamıyla farklı bir reklamcılık deneyimi yaşattınız bize. Sadece reklamcılık değil tabii ki aklınıza gelecek her konuda deneyimleyebilir veya farklı bir deneyim yaşayabilirsiniz. Özellikle sanatsal çevrelerde değerinizin üstüne en az beş puan daha koyar deneyimlemek. Şimdi bu konuyla ilgilenenler için kendi ağzından bir sanatçının özgeçmişini yazalım: “1956 yılında babam annemi deneyimledikten dokuz ay sonra Bilecik’te doğmuşum. Annemin söylediğine göre tüm aile için hoş bir deneyim olmuş bu. İlkokul ve ortaokulu Bilecik’te okuduktan sonra liseyi deneyimlemek üzere İstanbul’daki dayımın yanına göndermişler beni. O sıralarda işyerindeki asistanını deneyimlemeye başlayan babam ile annemin arası açılmış, bu sayede ailedeki huzursuzluk ortamını deneyimleme fırsatı bulmuşum. Bunu resimlerimdeki kırmızı renkler ifade eder. Kırmızı benim bu dünyadaki ilk çığlığım, ilk başkaldırma deneyimimdir.” gibi devam edebilirsiniz. Şimdi bilmeyenlerin aklına şu soru gelecektir: Neler deneyimlenebilir? Çok açık söylüyorum ki herkes her şeyi deneyimleyebilir, hiçbir kısıt yok. Tek yapılması gereken uygun sözcükleri doğru şekilde yerleştirmek. Bir iki örnek vereyim de iyice otursun: – Marmaris’e tatile gittik. Marmaris çok güzelmiş. (Yanlış) – Marmaris’te fantastik bir tatil deneyimi yaşadık. (Doğru) – Bu kebapçıya ilk kez geliyorum. Yemekler on numara. (Yanlış) – Daha önce deneyimlemediğime pişman olduğum yerel yemekleriyle öne çıkan enteresan bir restoran. (Doğru) Buraya kadar sizlere balık verdim, şimdiyse oltayı vererek balık tutmayı öğreteceğim. Bu tür sözcükleri siz de evinizde kolayca hazırlayabilirsiniz. Adım adım gidelim: Bir fiil bulun. Bunu bir veya iki hamlede isme dönüştürün. Zaten fiilden türetilmiş olan yeni sözcüğümüze bir de -le ekini getirerek yeniden fiil haline getirin. Canınız istediği kadar bu döngüyü sürdürün. Denemek, Deney, Deneyim, Deneyimlemek, Deneyimleyim, Deneyimleyimlemek gibi. Eğer öğrendiysek şimdi kendi sözcüklerimizi uydurabiliriz. Ben üç örnekle yetineceğim ancak lütfen siz bunu beş altı örnek üzerinde deneyimleyin: Başarmak – Başarı – Başarım – Başarımlamak Yönelmek – Yönelim – Yönelimlemek Satmak – Satım – Satımlamak ‘Ölçümlemek’ gibi sizden önce bulunmuş sözcükleri kullanmak yerine, kendi bulduğunuz hiç kullanılmamış sözcükleri bulmaya çabalayın. Sözcüğünüzü bulduktan sonra giderek artan bir dozda yeni buluşunuzu konuşmalarınızın içine serpiştirin. Entelektüel birisi için ‘başarmak’ sözcüğünü kullanmak sıradandır, ancak ‘başarımlamak’ denildiğinde konuşma daha derin hale gelir, insanların size saygısı artar. Bu tür sözcükler diğer insanlardan farklı olduğunuzu gösterir ve kullanan kişinin çok önemli bir şey söylediğine işaret eder. Yaşadım, gördüm, denedim, tecrübe ettim gibi sözcüklerse sizi sürünün sıradan bir parçası haline getirmekten başka hiçbir işe yaramaz.

On Maddelik Hayır Reçetesi

16 Şubat 2017Burak Kaya1

16 Nisan Referandumu faşizme karşı direnenlerin zaferi olabilir. Anahtar sözcük zafer ya da kazanmak değil dayanışma. Eğer demokratik güçler birlik olursa karşısındaki güçler dağılacak ve bu birliktelik bir kez oturunca Türkiye referandumun geçmemesiyle yetinmeyecek, dayanışma her alana yayılarak üniversitelerde, sokaklarda, meydanlarda adım adım faşizmi geriletecek. Peki referandumdan ‘Hayır’ çıkması için ne yapmalı, nasıl bir strateji izlemeliyiz? Elbette akıldan, bilimden ve gerçeklerden beslenmeliyiz, ideolojilerden ve hayallerden değil. Hayırcılar kimlerden oluşuyor? Benim aklıma gelenler: Kemalistler, sosyalistler, Kürtler, Aleviler, liberaller, milliyetçiler, adalet ve hukukun üstünlüğüne inanan dindarlar, azınlıklar ve az sayıda da Suriyeli. Kazanmak için bu insanları bir araya getirecek yöntemler üzerinde düşünülmeli ayıracak değil. Eğer söylemlerinizi sadece Kemalizm ve Türklük üzerine kurar, diğerlerine kapıyı kapatırsanız, CHP ve MHP’nin de dindar olmayan bir bölümü ile yetinir ve yenilirsiniz. Eğer sosyalist söylemleri tercih ederseniz milliyetçiler ve dindarların önemli bir bölümünü kaybedersiniz. Peki bu cepheyi bir arada tutacak tutkalın karışımı nedir? Bu tutkal demokrasi, özgürlük, yurtseverlik, insan haklarına saygı, hukuka bağlılık ve gerçek adalet gibi ortak değerlerimiz elbette. Toprağına, suyuna, ağacına, hayvanına sahip çıkmak, sevmek onları. Bu kesimleri bir araya getirecek tutkal sevgi, hoşgörü olmalı. Birlikte gülümsemekten daha güzel bir hedef olabilir mi? Elbette faşizm yanlıları bu dayanışmayı bozmak için çeşitli suçlamalar yönlendireceklerdir. Dindarlara ‘camileri ahıra çevirenlerle bir araya geliyorsunuz’, milliyetçilere ‘PKK’yı destekleyen teröristlerle aynı cephede duruyorsunuz’, Atatürkçülere ‘Yetmez ama evetçilerle’ bir araya geliyorsunuz diyecekler. Öyle diyecekler ki cephe bölünsün. Oysa bunlar gerçek değil. Peki bu suçlamalar karşısında nasıl bir yol izlemeliyiz, Hayırcı cephenin ülkemizi 17 Nisan’da aydınlık bir güne uyandırması için aklıma gelenleri toplayarak On Maddelik Kazanma Reçetesi oluşturdum. Eğer eklenecek veya çıkartılacak maddeler olduğunu düşünüyorsanız yorum olarak ekleyebilirsiniz. Bu cephe Atatürkçü Cephe, Milliyetçi Cephe veya Sol Cephe değil hepsinin bir arada yer aldığı bir Demokratik Cephe. 1- Dayanışmayı Bozanlar Sadece Düşmanlardır: Kazanmanın sihirli sözcüğü “dayanışma”dır. Aynı amaç için bir araya gelen kişilerin iyi niyetli olduğuna inanmak zorundayız. Dün kızdıklarımız, karşı çıktıklarımız olabilir, onlar da bize en ağır sözleri söylemiş olabilirler ancak bugün koşullar farklı. Bu dayanışmayı gösterenler, Hayırcı gruplara kapılarının açık olduğunu söyleyenler artık bizim birer parçamız olmalı. Kendi içimizden çıkıp da dayanışmayı bozanlara da fırsat vermemek gerekir. Dayanışmayı bozan her kim olursa olsun ona Hayır demeliyiz. 2- Biz Birbirimize Güveniriz ve Hiçbirimizden Vazgeçmeyiz: Birbirimizden faklı düşünsek bile birbirimize güvenmek durumundayız. Dayanışmayı bozmadığı sürece herkes bu cephenin en değerli üyesi olmalı. Kürtlere, Ermenilere, Suriyelilere, Alevilere veya dindarlara yönelik nefret içeren sözlere karşı ortak bir sesle Hayır demeliyiz. 3- Nefret Dili Bize Yakışmaz: Nefret dili güçsüzlüğün işaretidir. Küfretmek, aşağılamak, küçümsemek yerine bir sevgi ve saygı diline sahip olmalıyız. Bu dil, karşınızda küfredip sizi çileden çıkartarak etkisiz hale getirmek isteyen trollere karşı da yapılabilecek en akılcı eylemdir. Yetmez Ama Evetçi, Ermeni Soykırımını savunuyor, günde beş vakit namaz kılıyor, Kürt milliyetçisi, Türk milliyetçisi, Atatürk’ten başka bir şey bilmiyor, içki içiyor, içki içmiyor gibi sözleri kullanmak bazı insanlarda ‘Benim burada ne işim var?’ düşüncesini doğuracaktır. Bunun yerine herkesi birbirine bağlayacak bir kardeşlik dili kullanılmalı. Nefret diline Hayır demeliyiz. 4- Trolleri Dışlıyoruz: Sadece hakaret eden, tehdit eden değil, fikrini söylüyormuş gibi yaparak nifak tohumu ekmeye çalışanlar o anda dışarı atılmalı. Forumlarda üyeliği sonlanmalı, mesajları yasaklanmalı, toplantılarda susturulmalı. Faşizm için bir ifade özgürlüğünden söz edilemez. Bu kişilerin konuşmasının sonu beklenmemeli, mesajının sonuna kadar okunmamalı. Televizyonda, internet ortamında veya hayatın içinde nerede görürsek görelim orada iletişimi kapatmalıyız. Demokratik olmak adına sürekli olarak yandaş gazetelerin zırvalarını değerli bir habermiş gibi internet sayfalarına veya gazete sütunlarına taşıyanları demokratik güçlerin sesine ağırlık vermesi için uyarmalıyız. Trollerle hiçbir şekilde tartışmaya girmemeli, onlar yokmuş gibi davranmalıyız. Bizim zamanımızı, enerjimizi çalmalarına izin vermemeliyiz. Trol faaliyetlerine Hayır demeliyiz. 5- Gündemi Yoksulluk, Adaletsizlik ve Bozulan Huzur Üzerine Kurmalıyız: Halk yokluk içinde, terörden, nefret dilinden bıkmış halde. Ekonomi zor durumda, firmalar iflasın eşiğinde. Binlerce insan adaletsiz biçimde hapishanelerde tutuluyor veya işlerinden atılıyorlar. Gündem yokluk, yoksulluk, adaletsizlik, hukuksuzluk olmalı. Günden Kuran olmamalı, cami olmamalı, Atatürk olmamalı, bayrak değil halkın yaşadığı sorunlar olmalı. Gündemi başka tarafa çekecek sorular mutlaka bu mecraya çekilmeli. Cumhuriyet döneminde şöyle oldu, İnönü döneminde böyle oldu tartışmalarına çekilmek istenen tüm hareketler yanıtsız bırakılıp konu yoksulluk, ekonomik sıkıntı ve adaletsizliğe getirilmeli. “Yol yaptık, köprü yaptık” sözleri, “Yoksul halkın, kamyoncunun, taksicinin o köprüden geçecek parası yok, köprüleri zenginlere ve yandaşlara yaptınız halka değil” gibi mantıkla bizim istediğimiz alana çekilmeli. “Siz yoksulluğu da savaşı da bitiremediniz. Şimdi ekmek karneyle değil ama parayla. Halkta para var mı bakalım. Siz köprüler, saraylar içinde yaşarken halk açlık içinde, bizim çocuklarımız şehit oluyor, sizinkiler değil. Sizler bolluk içindesiniz, halk kıtlık içinde” gibi bir söylem oluşturulmalı. Gereksiz polemiklere girmeden yoksulluğa ve adaletsizliğe Hayır demeliyiz. 6- Taksim Camisi Projesiyle İlgilenmiyoruz: Seçim dönemlerinde Taksim’e cami projelerinin ortaya atılması gündemi belirleme, din üzerinden bir çatışma çıkartıp, karşı tarafı cami düşmanı gibi göstererek oy korumak için yapılan siyasi bir manevra. Bizler akıllı olmak zorundayız. Cami projesini protesto etmek, bu konuda fikir açıklamak yerine bunun gündem olmasını engellemek zorundayız. Bu bir trol hareketidir. Görmemek, duymamak, ilgilenmemek, hakkında tek bir söz etmemek durumundayız. Gündem Taksim Camisi veya Anıtkabir olmamalı. Gündem ekonomi olmalı, adaletsizlik olmalı, kayırmacılık olmalı. Gündem değiştirme çalışmalarını fark edip Hayır demeliyiz. 7- Tayyip Erdoğan Bizim Hedefimiz Değil: Erdoğan’ı veya bir başkasını hedef haline getirmek, ona sempatisi olan ancak kararsız kişilerin Hayırcılar tarafına kaymasına engel olacaktır. Türkiye’nin sorunu kişisel bir sorun değil. Bu nedenle Erdoğan hakkında olabildiğince az kişisel eleştiri yapılmalı ismi bile kullanılmamalı. Hiçbir afişte resmi yer almamalı, karşıt görüş açıklarken bile AKP olarak yani parti olarak söz edilmeli. Erdoğan adı ne kadar az kullanılırsa karşı tarafın kutuplaşma üzerinden oy kazanma hayalleri suya düşecektir. Tek adamların reklam tuzağına da Hayır demeliyiz. 8- Televizyon, Sosyal Medya ve Anketler: Azıcık da olsa demokratik olduğu düşünülen ancak bir yanıyla hükümete bağlı olan televizyonları bile izlememeli, kesinlikle yandaş gazete okumamalı, Twitter’da isminden trol başlığı olduğu belli olan başlıklara karşı görüş yazmamalı, hiçbir şekilde kendi iletişim alanlarımızda karşı tarafa yer vermemeliyiz. “İmam ne demiş?”, “Sedat Peker kimi tehdit etmiş?” gibi haberlere kendi alanlarımızı kapatmalıyız. Bunlar zaten son derece kısıtlı olan kendi dostlarımızın görüşlerine vereceğimiz yeri çer çöple doldurmaya yarıyor. Falanca ‘Namaz kılmayan hayvandır’ demiş. Peki sen neden bu görüşün yayılmasına aracılık yapıyorsun? Sadece umut veren, dayanışmayı güçlendiren akılcı mesajları paylaşmalıyız. Anketler için arayanları yanlış bilgilendirerek önceki seçimde CHP’ye oy verdiğinizi ancak 15 Temmuz’dan sonra fikrinizin değiştiğini ve artık evet demeyi düşündüğünüzü söyleyebilirsiniz mesela. Yandaş kanallar ve anket şirketlerine de Hayır demeliyiz. 9- Bu Hareket Bir Halk Hareketidir: Lideri Kılıçdaroğlu, Akşener, Demirtaş veya bir başkası değildir. Bu liderler ne yazık ki sadece kendi kitlelerine odaklandıklarından ülkede geniş çaplı bir direniş hattını yaratamadılar. Bu hareketin liderleri olmasalar da neferleri olarak elbette onlara da büyük bir iş düşüyor. Halkın önüne geçerek hareketi kendi istedikleri yöne çekmek isteyenlere de Hayır demeliyiz. 10- Direnmek Anayasal Hakkımızdır: Adaletsizliklere direnmek anayasal bir haktır. Şiddet içermeyen her türlü eylem, açıklama, gösteri veya yürüyüşe özgürce katılabilir görüşlerinizi söyleyebilirsiniz. Direniş, korku yaratmaya çalışanların çaresizliklerini göstermek açısından en güçlü silahtır. Boyun eğmeden, şiddeti bir seçenek olarak görmeden bu anayasal hakkımızı son noktasına kadar kullanmalı, var gücümüzle direnmeli ve asla vazgeçmemeliyiz. Hocalar okuldan atılıyorsa, öğrenciler de okula gitmemeli. Boykot diğer okullara yayılmalı. Yandaş markaların boykot edilmesinden vergi ödemelerinin geciktirilmesine kadar eldeki tüm araçlar bu dayanışma ruhu ve hukuk zemini içinde kullanılmalı. Adaletsizliğe karşı hep birlikte karşı çıkmalıyız. Korkumuzu yenip, her yeni durumda aklımızı kullanmalıyız. Türkiye Yunanistan’a çıkışırsa bunun siyasi bir manevra olduğunu görmeli, bir yerde bombalar patlarsa bunun hedefteki birilerinin suçlanması için kullanılacağını önceden sezmeli ve önlemimizi almalıyız. Ne olursa olsun, aklın ve direnişin yolundan sapmamalıyız ki 16 Nisan günü bu kokuşmuş düzene Hayır diyebilelim. Emperyalist güçler yurdumuzu ele geçirmeye çalıştıklarında karşılarında sadece Mustafa Kemal’i değil onun önderliğinde tüm bir halkı ve meclisi bulmuşlardı. Bugün de aynı şekilde yurtsever kişiler omuz omuza vermek zorundalar.

Tehlikenin Farkında mısınız?

11 Ocak 2017Burak Kaya0

Bugün, ülkemizdeki sosyal demokrat hareketi yok edebilecek büyüklükte, çok önemli bir tehlikeden söz etmek istiyorum. Biliyorsunuz bu arkadaşlarımızın temel tepki verme biçimi Change.Org’dan kampanya imzalamak ve Facebook’tan Atatürk’ün sözlerini paylaşmak şeklinde oluyor. Onuncu Yıl Marşı mı yasaklandı, hemen bakıyorum Change.org’da bir kampanya başlatılmış, binlerce imza toplanmış. İşte budur diyorum. Çocuklar okulda tecavüze mi uğramış, hemen bakıyorum ki ben gelmeden imzalar toplanmış da kampanya kapanmış bile. Öylesine organize, öyle tez canlı, öyle korkusuz bir hareket. Arada bir ufak tefek hatalar yapılsa da bu eylem tarzı her şeyi çözüp düzeltebiliyor. Diyelim ki “İlla biri barajı aşacaksa HDP değil Vatan Partisi aşsın” dediği için Sözcü Gazetesinden Yılmaz Özdil’in yönlendirmesiyle son seçimlerde oyunu Perinçek’in Vatan Partisi’ne verdin. Bugün MHP hükümetin kucağına çadır kurmuş vaziyette, Perinçek de aynı kucağa oturabilmek için “Hükümet bizim hükümetimizdir” diyerek AKP ile MHP’ye koalisyon öneriyor. Yani Yılmaz Özdil ve ileri görüşlü Türk milliyetçilerinin sayesinde senin oylar başkanlık binasına harç oldu. Olsun, sakın üzülme. Unutma senin iman dolu göğsün gibi imza siten var. Başkanlığa karşı başlatılan kampanyaya atarsın imzanı olur biter. Unutulur diğer hatıralar. Doğrusunu isterseniz ben de ilk önceleri küçük bir şaşkınlık yaşadım. Ülkemizdeki rejim değişikliği söz konusu olunca önce içimi bir korku kapladı ama bilgisayarımdan change.org’a girince hemen dağıldı gözümün önündeki kara bulutlar. Evet, her şey tahmin ettiğim gibiydi. Yürekli bir kardeşimiz sabahın köründe bilgisayarının başına geçmiş ve direniş fitilini tutuşturan o kampanyayı başlatmıştı. İçim rahatladı. O rahatlıkla hayallere daldım, on beş yirmi yıl sonrası geldi gözümün önüne. Belki de tarih kitaplarında şöyle bahsedilecekti bugünlerden: “Türkiye’de bir rejim değişikliği söz konusu olmasına karşın halk derin bir uykuda gibiydi. İşte o gün G.L. isimli genç, tıpkı Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkması gibi gizlice mahallesindeki internet kafeye gitti. O gün belki de ilk kez İstanbul, İzmir ve Ankara karlar altındaydı. Toprak görünmez, yollar yürünmez olmuştu, ufukta belli belirsiz bir pırıltıyla ışıyan güneş bile artık kimseye umut vermiyordu. Ama kimse görmese, kimse bilmese de G.L.’nin bir bildiği, bir gördüğü vardı. G.L. cebini kontrol etti, beş parası yoktu, kafenin sahibinden on beş dakikalık izin istedi ancak Metin Abi, “Oğlum başlayacağım sizin on beş dakikanıza, paranız yoksa gelmeyin lan buraya” diyerek G.L.’nin yüzüne kapattı kapıyı. Eğer bu duruma tanık olarak müdahale eden Hamit Bey orada olup da konuşmayı duymasaydı belki bugün bu topraklarda bizler yaşamıyor olabilirdik. Hamit Bey G.L.’ye on lira vererek, sadece onun internet kafede bir saat kalmasını değil, atalarımızdan miras kalan bu topraklarda çocuklarımızın yaşayabilmesini de sağladı. İşte bir ulusun kurtuluş mücadelesi böyle başladı. O sabah Change.org’da başkanlık sistemine karşı açılan kampanya öğlen saatlerinde yüz bini, akşam olduğundaysa bir milyonu aşmıştı. Bir millet uyanıyor, gençler üzerindeki örtüyü savurup deyim yerindeyse iktidara karşı şahlanıyordu. Change.org kampanyasının ertesi günü gerçekleşen Facebook çıkartması ve bir hafta sonraki Twitter kuşatması ile artık milyonlarca kişinin katıldığı o şanlı direniş başlamıştı. Anayasanın maddelerinin kabul edildiği gün Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi tam iki milyon üç yüz elli bin kere paylaşılmıştı. Evet bu bir rekordu. Artık taşlar yerinden oynamış, tarih treni hareket etmiş ve düzen değişmeye başlamıştı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti, Stalingrad direnişi gibi aylarca sürse de Türkler sonunda bu zaferi kazanacaklardı”. Bunları hayal ederken gözlerim yaşardı, konuşmak istediğimdeyse sesimin titrediğini fark ettim. Belime de bir ağrı saplanmıştı. Sanırım bilgisayar karşısında çok oturmaktan belim yamulmuş ve kıçım ağrımıştı. Olsundu. En azından ülke kurtulmuştu. Bu ülke benim kıçımdan daha kıymetliydi. Ama işte bir anda aklıma o kötü düşünce geldi. Şeytan kulağıma “Ya cereyanlar giderse”, “Ya Change.org sitesi kapatılırsa” gibi şeyler fısıldayınca bir anda elim ayağım kesildi. Evet tarihi değiştirecek bir yol ağzındaydık ancak önümüzde çok büyük bir risk vardı. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek istemesem de bunu sormak zorundaydım: Ya bu site kapatılırsa, ya Facebook engellenirse, ya elektrikler giderse. O anı bir hayal edin lütfen, düşünün ki adamın birisi okulda çocuklara şiddet uyguluyor ve siz de hiçbir yere imza atamıyorsunuz, sizin ilelebet payidar kalacak dediğiniz rejim değişiyor ancak imza siteniz kapalı. Sevgili sosyal demokratlar, tehlikenin farkında mısınız?

Boykot

10 Ocak 2017Burak Kaya0

Muhalefetin milliyetçi yarısı hükümetin yanında besleme gibi, sosyal demokrat olan diğer yarısı da mafyayı, mafyanın kontrolündeki hukuk ile bitirebileceğini sanıyor. Ülke son hızla uçuruma giderken demokratik çevreler ise solda birlik ya da demokratik bir blok kurulmasını değil Cübbeli Ahmet Hoca’nın satranç hakkındaki görüşlerini tartışıyor. İktidara karşı ses çıkaranlar tutuklanıp hapse tıkılır, işten atılıp baskı görürken, çoğu vatandaş da olanı biteni film seyreder gibi seyrediyor. Ancak durumumuz böyle diye boyun eğecek halimiz de yok. Hükümet sanıyor ki polisle, yalandan kurulan mahkemelerle falan muhalefeti sindirdiği gibi halkı da sindirip istediği gibi ülkeyi yönetebilecek. Öncelikle şunu bilmek gerekiyor ki hükümetin karşısında, çağırınca elinde bayrağı ile Yenikapı’ya koşan Kılıçdaroğlu gibi bir kitle yok, insanlar artık direnme hattında bekliyorlar. İkinci nokta ise hükümet ve yandaşlarının karşısında yirmi milyonun üzerinde bir seçmen ve sayı olarak da halkın yarısından fazlası var. Ben kendi adıma bugünden itibaren kişisel olarak boykota gitmeye karar verdim. “Sen kendi başına boykot edip neyi, nasıl etkileyebilirsin?” diyecek olanlara katılıyorum ancak bunu bir sonuç bekleyerek yapmıyorum. Hikâyeyi bilirsiniz, İbrahim Peygamber’in yakılacağını duyan karınca eline bir damla su alıp yola çıkmış. Onu gören bir arkadaşı “Nereye böyle?” diye sormuş. Karıncanın “Nemrud, İbrahim Peygamberi ateşe atacak, ben de ateşi söndürmek için su götürüyorum” demesi üzerine arkadaşı “Koca ateşi bu bir damla suyla mı söndüreceksin?” deyip basmış kahkahayı. Karınca, “Bu damlayla ateş sönmez ama benim tarafım belli olur” demiş. İşte benimki de o hesap. Ekonomik krizler en ağır darbeyi emekçilere ve yoksullara vuruyor. Dolayısıyla harcama yapmayalım da ekonomi çöksün demek ahmaklık, ben harcamalarımı iktidar ve yandaş firmalar üzerinde baskı aracı olarak kullanma taraftarıyım. Şimdi şartlarımla birlikte, kimleri boykot edeceğimi ve kimleri destekleyeceğimi sıralıyorum: – Ahmet Şık, tutuklu bulunan Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve tüm diğer gazeteciler serbest bırakılmadıkça; – Barış için imza veren akademisyenler görevlerine dönmedikçe, – Başkanlık önerisi geri çekilmedikçe, – HDP milletvekilleri özgür bırakılıp meclise dönmedikçe ve – OHAL kaldırılmadıkça AVM’lere gitmeyeceğim. Daha ucuz da olsa yandaş olduğu bilinen marketlerden alışveriş yapmayacağım. Mümkün oldukça vergi ödemelerimi erteleyeceğim. Olabildiğince az araç kullanacağım. Büyük sinema tekellerinin salonlarına gidip film izlemeyeceğim. Yandaşlığını açıkça ilan eden veya yukarıdaki uygulamalara el altından destek verdiği kanıtlanan hiçbir grubun ürünlerini satın almayacağım. Eleştirmek maksatlı da olsa sürekli olarak ‘Cübbeli Ahmet Hoca’nın Karadelikler Hakkındaki Yorumu’, ‘Namaz Kılmayan Hayvandır’ gibi videoları paylaşan dostlarımı takip etmeyi bırakacak, sosyal medyadaki bilgi kirliliği ve umut kırıcılığının kendi ekranıma bulaşmasını engelleyeceğim. Daha az televizyon seyredecek, daha az haber okuyacağım. Bunlar da destek olacaklarım: Alışverişimi pazardan, küçük esnaftan veya sokak satıcılarından yaparak tüm gereksinimlerimi bu tür küçük esnaf veya kişisel üreticilerden karşılayacağım. Ünlü mağazalar yerine bireysel olarak kendi el emekleriyle üretim yapan kişilerin ürünlerini satın alacağım. Harcamalarımı yaparken hükümeti eleştiren turizm, gıda, tekstil, otomotiv gruplarının ürünlerini tercih edeceğim. Daha fazla yürüyecek, daha fazla bisiklete bineceğim. Sosyal medya hesaplarımı trol hesaplardan koruyarak konuşması engellenen gazeteci, bilim insanı ve politikacıların görüşlerine hesaplarımda daha fazla yer vererek seslerinin duyulmasına katkı sağlayacağım. Daha fazla konsere gidecek, daha fazla film izleyecek ve daha fazla kitap okuyacağım. Bir işe yarar mı, pek sanmıyorum. İster yarasın, ister yaramasın. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!

Nefret Dili ve Terör

5 Ocak 2017Burak Kaya1

Neyzen Tevfik bir dörtlüğünde şöyle der: “Sen köpeğe kuduz de de geçiver, Nasıl olsa bir öldüren bulunur.” İşte bizim memlekette dinci-milliyetçi terörün çalışma sistemi aynen budur. Şimdi uzmanların sıkça yaptığı gibi ben de terör eylemini hazırlıktan, saldırı sonrasına kadar beş ana evreye ayırarak işe başlamak istiyorum: Hedefe yerleştirilen kişi veya kurumlar hakkında politikacılardan devlet adamlarına, cuma hutbelerinden gazetelere kadar her yerden uyarı ve eleştiriler yapılır. Gülen yüzlerle yapılsa bile çakalca bir gülüştür bu. Yüze takılan sahte maskeler ile ana tema veya başlık olarak ‘Din Elden Gidiyor’, ‘Başörtüsüne Hakaret’, ‘Vatana İhanet’, ‘Teröristlere Destek’, ‘Dış Güçlerin Maşası’, ‘Bayrağımız Ayaklar Altında, ‘Namusumuz Beş Paralık Oldu’ gibi halkı galeyana getirecek sözler kullanılır. Nefret aşısı zerk edilmiş, kin tohumları toprağa ekilmiş, can suyu verilmiştir. Trol hesaplar, partili gençler, mafya liderleri ve takipçileri bu uyarılar sonrasında hedefteki kişi veya kurumları tehdit edip küfretmeye başlar. Arkasında iktidarın gücünü hisseden bu kişiler hedefteki kişiye karşı ana avrat düz giderken gazeteler de yangına körükle gitmeyi sürdürür. Maaşlı trol hesapların yüklenmesiyle tehdit ve hakaret mesajları gündemin ana maddesi olur ve tüm ülkeye bu nefret aşılanır. OECD ülkeleri arasında eğitim konusunda sondan dördüncü olan ülkemizde ekilen nefret aşıları çok kolay tutar. Dini sohbetlerde, televizyonda, radyoda, cuma hutbelerinde bozgunculara fırsat verilmemesi gerektiği öğretilen eğitimsiz gençlerin kalbi nefretle dolar ve durumdan vazife çıkararak tek başlarına ya da örgütsel şekilde saldırı planları yapmaya başlarlar. Güvenlik güçleri İçişleri Bakanlığının talimatları doğrultusunda hedef gösterilen kişi veya kurumlara gerekli korumayı sağlamaz. Yalandan iki polis getirilir ve güvenlik sağlanmaya çalışılıyormuş gibi yapılır. Saldırganlar polis gözetiminde vurur, kırar, yakar, öldürür. Saldırının ana faili olan birinci maddedeki hedef göstericiler, partiler, gazeteler yalandan bir taziye yayınlayıp kendi sözleriyle saldırı arasında bir bağ kurulmasının art niyetli bir yaklaşım olduğunu, teröre karşı olduklarını ancak saldırıya uğrayanların da daha dikkatli olmaları gerektiğini ekleyip gerçekleri söylemeye devam edeceklerini belirtirler. Sivas katliamı bunun kötü anlamda başarıya ulaşmış çok açık bir örneğidir. Gazeteler ve politikacılar Aziz Nesin’i günlerce hedef göstermiş, cuma namazından çıkan öfkeli kalabalık da polis gözetimi ve ‘Allahu Ekber’ nidaları eşliğinde gencecik insanları yakarak öldürmüştür. Katliamın ardından bu nefret söylemini yayarak olaylara neden olanlar hemen geri plana çekilmiş ancak arka plandan saldırganların savunmalarını üstlenerek terörizme destek vermeye devam etmişlerdir. Hrant Dink cinayetinin ana nedeni Ogün Samast’ın davranışları değil ona aşılanan Ermeni nefretidir. Milliyetçiler tarafından Ermeni nefretinin yayılmasına, Hrant Dink’in hedef gösterilmesine, tetikçinin bulunmasına ve cinayet sorasında kahraman ilan edilen Ogün Samast’ın güvenlik güçleriyle çektirdiği hatıra fotoğraflarına baktığınızda terörün evrelerini net olarak görebilirsiniz. Bugün Trabzon’da Ogün Samast bir kahraman olarak görülüyor. Trabzonspor taraftarlarının Beyoğluna gelip “Taksim’de İbne İstemiyoruz” diye slogan atmaları da benzer şekilde topluma aşılanan eşcinsel nefretinin eğitimsiz topluluklar üzerindeki etkisini gösteren bir örnek. Bu nefret aşısı, her nedense mafyacılıkla delikanlılık arasında gezdiğini düşünürken, milliyetçi terörün tetikçiliğine kadar düşen Karadenizli gençlerin üzerinde çok daha fazla etkili oluyor. Dinci milliyetçi terörün başarıya ulaşamayan bir örneği ise ‘Kabataş Yalanı’ olarak bilinen nefret söylemi. Hatırlarsanız iktidar ve yandaş basın tarafından, muhalif grupların eylemcileri sanki dine hakaret ediyormuş gibi bir yalan yayılarak, halkın eylemcileri katletmesi için gerekli hazırlıklar yapılmış ancak bir şekilde bu plan tutmamıştı. Bugün Barbaros Şansal’a uygulanan şiddetin de hem hazırlık hem uygulama olarak aynı tezgâhın içinden çıktığı kolayca görülebilir. Bu saldırıların sonunda bütün medya tetiği çeken kişiyi haber yapar, oysa o sadece bir piyondur. Asıl suçlu otobüste mini etekli hemşireye tekme atan saldırgan değil yıllardır dini sohbet, parti mitingi ya da gazete sütunlarında mini eteklilere düşmanlık tohumu ekenlerdir. Gerçek suçlu namaz kılmadığı, oruç tutmadığı gerekçesiyle insanlara saldıran kişiler değil ‘Namaz kılmayan hayvandır’ diyen ve onu televizyona çıkartan siyasi iradedir. Reina’da katliamın gerçek suçlusu yıllardır yılbaşı kutlamaları için nefret saçan sözlerle gündeme gelen dindarlar, gazeteciler, politikacılardır. Suçlular öğrenci evlerini basanlar değil, kızlı erkekli evleri hedef haline getirenlerdir. Kaç çocuk yapılacağından, yılbaşında ne yenileceğine kadar insanların yaşamlarını kontrol altına almak isteyen zihniyettir suçlu olan. Sen içki içenleri hedef gösterirsen elbette birisi de çıkıp içkili mekanlara saldırır. Politikacılar ve devlet adamlarının iki dili var: Genellikle saldırı öncesinde nefret, sonrasındaysa sükûnet telkin ediyorlar. Saldırı sonrasında bir yandan bu saldırıları kınarken diğer yandan gazetelerinde nefret diliyle sağa sola küfreden kişileri özel uçaklarına alıp eğitimden adalete kadar her kritik göreve bu tetikçi küfürbazları getirmeye devam ediyorlar. Bir yandan “Şiddet tasvip edilemez” derken, diğer yandan saldırganın sırtını sıvazlıyorlar. İşin garibi bu nefret dili öylesine olağanlaşmış ki, bir başbakan hakaret sözcüğü kullanıyormuş gibi “Affedersiniz Ermeni” diyor, başka bir bakan “Bunların yaptığını Yunanlı yapmadı” diyor. Öyle anlaşılıyor ki kendi aralarında konuşurken bu nefret dilini çok yaygın biçimde kullanıyorlar. Dışişleri Bakanı bile, hem de yabancı basınla konuşurken sözcüklerinin nefret söylemine dönüşmesine engel olamıyor. Bu nefret dili, eğitimsiz dindar kitlenin içine öylesine işlemiş ki Konya’da milli maç sırasında bir tribün dolusu insan IŞİD saldırısında ölenler için saygı duruşunda bulunulmasını protesto ederek IŞİD’e açıkça destek verebiliyor. Ülkenin simgesi olan bir devlet adamının heykeli kaldırılıyor diye bayram yapabiliyorlar. Bu nefret öylesine sınır tanımıyor ki en acımasız saldırıdan sonra bile teröre kaşı çıkmak yerine “Ama içkili yerler de bu kadar göze batmasın” diyerek halen bu saldırıdan nemalanmaya çalışabiliyorlar. Amaçları ortakmış gibi, ölen insanlar zerre umurlarında değilmiş gibi. Öyle ya Müslümanlar değil içki içen gavurlar, dinsiz kafirler öldü. İçki içilen bir yere destek ziyareti yapıp, teröre karşı birlik mesajı veremiyorlar. İçlerindeki büyük nefret engel oluyor buna. Ermenilere, Hıristiyanlara, Alevilere, eşcinsellere, açık giyinen kadınlara karşı dinmeyen bir nefret taşıyorlar. Parklarda, otobüslerde denk getirdikleri her yerde döverek, yakarak, öldürerek gösteriyorlar bu nefretlerini. Şimdi bu nefret dilinden bir örneği, özür dileyerek vermek istiyorum sizlere. Hayattayken başbakan ve cumhurbaşkanının uçaklarının vazgeçilmez eşlikçisi olan gazeteci Hasan Karakaya’nın 2003 yılında Vakit’te yazdığı bir yazıdan en uygunsuz bölümleri aldım: “Dikkat edin; “Orospu’nun çocuğu” değil, “orospu çocuğu” diyorum. Çünkü; “ana”sının kabahati yok. Bilseydi, büyüyünce böyle bir “Mahlukat” olacağını hiç doğurur muydu onu?.. Evet; O, kafası orospulaşmış bir fahişe!.. O, bir orospu çocuğu!.. O, mümkün değil ki, anasının rahminde büyümüş bir “Cenin” olamaz!.. Olsa olsa; ‘9 ay 10 gün çektiği kabızlık”tan sonra makatından defettiği bir “bok”tur!.. Düşünüyorum da; bir “insan”dan, mümkün değil, böyle bir “yaratık” çıkamaz!.. Bir kadın, böyle bir “enik” doğuramaz! Aklım, havsalam almıyor. Hiçbir ana-baba, böylesine bir “pislik”, böylesine bir “mikrop” üretemez!.. Hele hele; 9 ay boyunca taşıyamaz bünyesinde!.. O halde, nereden çıktı bu mahluk?.. “İnsan” desen, insana benzemiyor!.. …… Ben de diyorum ki; hayır; böyle bir “şey”e “insanca” cevap vermek mümkün değil… Ona neyin yetip-yetmeyeceğini ben de çok çok iyi biliyorum ama, değmez!.. Çünkü; yazdığı kalem bile “küçük” gelir ona!.. O ki; oturduğu “Cola Şişesi”nden bile zevk alan bir “homoseksüel”dir!.. Dolayısıyla; “kalem”ler, “şişe”ler değil, “budaklı odun” lazım, bu alçak homoseksüele!.. Ya da çok iyi bildiği “çarpışan mızrak”lardan ikisi!.. Bu “necaset” var ya; program yaptığı “kanalizasyon”dan aradım kendisini: “O şimdi burada yok, denize doğru akıyor o bok!” dediler!.. Ağzından “kusmuk” kaleminden “irin” dökülen bu it, asla “yazar” olamaz. Büyük bir ihtimalle ya “boynuzlu” bir pezevenk, ya da en yakınlarını pazarlayan bir “deyyus”tur!..” Terörün kaynağı işte bu nefret dilidir. Madımak’ta, Reina’da, Suruç’ta insanları öldüren gerçek silah budur. Bu nefreti besleyenler her eylem sonrasında bir ikilem içine düşerler. Otobüste mini etekli hemşireye saldıran kişiyi içten içe desteklerler ama bunu açıklayamazlar. Tutuklasalar kendi düşüncelerine ayıp olur serbest bıraksalar dünyaya rezil olurlar. İki arada bir derede kalır ve saldırganı bir tutuklar, bir serbest bırakırlar. Bu kararsızlık içinde yalama olur adalet sistemi. Yeni Akit, Takvim, Milli Gazete gibi sağcı yayın organları yıllardır bu nefret dilini kullanıyorlar. Sadece onlar mı? Hürriyet’te Ahmet Kaya için şerefsiz başlığını uygun gören Ertuğrul Özkök, Ahmet Türk’e yumruk atan kişiye övgüler düzen Yılmaz Özdil, Hrant Dink’in yazılarını anlamayıp, onu hedefe yerleştiren Emin Çölaşan da bu nefret dilini sıklıkla kullanır. Nefret dili çok satar, çok prim yapar ama insanın içindeki insanlığı da toplumun içindeki dayanışmayı da bitirir. Bir ülkeyi parçalamanın, toplumu bölmenin en kolay yöntemi nefret dilinin yaygınlaşmasına izin vermektir. Nefret insanları öylesine insanlıktan uzaklaştırır ki Uludere’de ölen çocuklar için değil de ölen katırlar için anma yazısı yazacak kadar faşizan ve sevgisiz hale getirir. Düşman olduğu için bir ölünün çıplak olarak arabanın arkasına bağlanıp sokaklarda gezdirilmesine bile ses çıkarmaz olur insanlar. Düşmanına yapılan işkenceden zevk alacak kadar katılaşır yürekler. Türk olmayanlar, eşcinseller, kadınlar her zaman hedeftedir. 1990’larda laik kesim yürüyüşlerde “Türkiye İran olmayacak” diye slogan atardı. Bugünse aynı kesim İran’da insanların yılbaşını rahatça kutlayabildiğini kimsenin birbirine karışmadığını anlatıyor. Yani demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan İran’a bile özlem duyar hale geldik. Zamanında başörtülü kadınların sıklıkla karşılaştığı bu nefret dili iktidarın el değiştirmesiyle hem yön hem de kapsam değiştirdi. İçki içen, açık giyinen, kız erkek birlikte eğlenen herkes artık bu nefret dilinin kurbanı olmaya başladı. Bugün halkın en az yarısının sahip olduğu değerler nefret dilinin hedefine oturtulmuş durumda. Her gün milyonlarca insanımız, maaşlı troller aracılığıyla hakarete uğrayıp tehdit ediliyor. “Kanlarıyla duş alacağız” diyerek akademisyenleri ölümle tehdit eden mafya babası serbestken, mafyanın tehdit ettiği akademisyenler cezaevinde. Güvenlik güçleri artık insanca bir yaşamdan geçmiş, yakılmadan, parçalanmadan insan gibi ölebilmek için dua eder hale gelmişler. Durumumuz bu, devlet destekli dinci milliyetçi nefreti toplumumuzu çürüttü. Peki ders aldık mı? Nerede, terörün en acı yüzünü gösterdiği günün ardından, din adamı kisvesindeki bir yobazın satranç oynayanlara bile nefret kusabildiği bir ülke olduk artık. Şu zamanda bile kime nasıl nefret kusulacak, kim nasıl aşağılanacak, kimler dışlanacak, halen bunun peşindeyiz. Dinci milliyetçi fanatikler insanların nasıl giyineceğine ne yiyip ne içeceğine, hangi evde kiminle yaşayacağına, ne seyredip ne okuyacağına, kaç çocuk yapıp ne zaman evleneceğine bile karışır haldeler ama bunlar bile yeterli gelmiyor. İstiyorlar ki sadece kendileri nefes al deyince nefes alınıp, ver deyince verilebilsin. Karşı görüşteki edebiyatçıların bile terörist ilan edilip hakarete uğradığı, muhalif görüştekilerin dayak atılıp tutuklandığı bir ülke olduk. Saldırganlarsa kahraman olarak görülüyor. Peki aydınlar ne yapıyor? Aziz Nesin “Türk halkının % 60’ı aptaldır” demişti ancak o sözün devamında bir şey daha söylemişti ki asıl önemli olan bence orası: “Türk halkının tamamı da korkaktır”. Gerçekten de aydın denecek kişiler hiçbir konuda birlik olup karşı çıkma yürekliliğini gösteremiyorlar. Bugün hiç ilgisi olmayan kişilere terörist damgası vurulup gazeteciler, muhalif partiler, akademisyenler hedef gösterilirken sessiz kalıyorlar. İnönü “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur” demiş ancak en başta kendi partisinin bugünkü lideri olmak üzere kimse korkudan ağzını açamıyor. Dün barış isteyen akademisyenlere ya da halkın oylarıyla seçilen HDP vekillerine destek olmaya korktuğumuz gibi bugün de Barbaros Şanşal’a destek vermeye korkuyoruz ama ne demiş atalarımız: Korkunun ecele faydası yok. Er ya da geç, hepimiz bu nefret dilinin hedefi olacak, korktuğumuz sürece aşağılanmaya, dövülmeye ve tutuklanmaya devam edeceğiz.

2016

30 Aralık 2016Burak Kaya1

Sen ne biçim yılsın lan, bitmedin, gitmedin bir türlü. Bak diğer yıllara efendi gibi çekildi gitti hepsi, sen niye yapıştın kaldın lan üzerimize? Azıcık kendinden önceki yıllara bak, biraz ders alsana oğlum, bu zamanda böyle boktan yıl olur mu? İlk Çağ mı, Orta Çağ mı nerden çıkıp geldin lan sen? 1916’da bile bu kadar karışık değildi ortalık. Her yıl üzücü olaylar olur, kuraklık olur, ne bileyim bir tüp patlar, üç beş kişi ölür. “Bu da bu yılın felaketi oldu” der, üzülür geçeriz. Hadi en kötü uçak düşer, otuz kırk kişi ölür. Savaş nedir lan bu zamanda, darbe nedir oğlum, bombalarla insan öldürmek nedir bir söyle. Senin zorun ne lan, içinden bir tane mi iyi haber çıkmaz oğlum koca bir yılın? FETÖ mü yolladı seni, PKK mı paketleyip gönderdi buraya? Seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım. Allah bildiği gibi yapsın seni. Gözüne dizine dursun senin gibi senenin. Düş artık lan şu milletin yakasından, gir artık çıktığın yere. Kaybol, git gözümüzün önünden. Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş, seninki de aynı hesap. Bu kadar sevmediğimiz, bu kadar istemediğimiz şeyi sen ne ara bulup da önümüze yığdın? Yemin ediyorum bunca pisliği bir yıla dolduralım desek bu 2016’nın yaptığını başaramayız. Tabii nereden bilsin insanlar da bunu adam zannedip takvime sokmuşlar. Saatli maarif takvimi değil saatli bomba sanki, haftanın belli bir gününde patlıyor. Oysa ne kadar iyi niyetliydik biz, 2015’in son günü toplanıp güzel bir yıl için kadehlerimizi kaldırmıştık. Zehir zıkkım ettin lan içtiğimiz iki kadehi. Bazı yıllar kötü olabilir kabul ama bir yılın içinde az buçuk da olsa bir iyi niyet, bir güzellik olmaz mı arkadaş? “Haziranda ayıp ettik dur temmuzda düzeltelim” veya “Eylül böyle oldu ama bak ekimde her yan çiçek gibi” denilemez miydi? Senin gibi bir yılın geleceğini bilseydik yeminle söylüyorum 2015’ten direkt 2017’ye geçerdik. Kana doymadın, pisliğe, yalana doymadın lan. Kendi yaptıklarından bizi utandırdın, kendin utanmadın. Ülkede en hızla büyüyen sektör mezarcılıkla hapishane inşaatı. TOMA ile biber gazı üretimi dışında ciddi bir kıpırdanma yok. Ne yapayım lan ben böyle ekonomik büyümeyi. Bir geçmiş yılların istatistiklerine bak bir de kendininkine. Sen gelmeden önce turist gelirdi lan bu ülkeye, şimdi turizmciler teröristler bir uçak kaçırsa da turist inse diye bekliyor havalimanında. İki yıl önce Turizm ve Otelcilik Yüksekokulunu bitirip daha hiç turist görmemiş insanlar var oğlum bu memlekette, bilgisayarda internetten turist bakıyorlar. Turist neye benzer, nasıl yürür, diğer insanlar gibi konuşur mu, bunları bilmiyorlar. Şimdi “2016 olaraktan şöyle yaptım, böyle tuttum” diye ortalarda dolanıyormuşsun ama karneni almaya geldiğin gün iki çift lafım olacak sana: “Öyle bir yıl ki ardında tecavüze uğramış, parçalanmış, yakılmış bedenler var. Her yanda gözü yaşlı anneler. Dön de şu yediğin halta bir bak” diyeceğim. “Ama iyi bak, toprakta iki yanık bedenden fazlası var. Çünkü Anka Kuşu gibi bazen küllerinden doğar bir halk.” Sana diyeceğim, ne yaparsan yap zamanın geçiyor. Ne halt edersen et tükeniyor saatlerin. Her geçen gün, kanlı eldivenlerin ve pimi çekilmiş bombalarınla kendi sonuna doğru gidiyorsun. Bir gün bakacaksın ki ayların bitmiş, haftaların geçmiş, günlerin tükenmiş, hiç bitmeyecek sandığın saatlerin uçup gitmiş. O zaman, aynada yüzüne bakarken bulacaksın kendini: “Sür’atle nasıl değişti halim, Almaz bunu havsalam, hayalim.”

40. Geleneksel Terörün Kökünü Kazıma Günleri

19 Aralık 2016Burak Kaya2

Kendimi bildim bileli kazıyorlar. Bu terör denen meret nasıl kök tutmuşsa artık, bir türlü kurumuyor lan. Yani yirmi yıl üstten cımbızlasan, sonra on yıl da altlardan yolsan anlayacağım. Diyeceğim ki şimdiye kadar hiç kazınmamıştı kökü diye ama siz kırk yıldır zaten kazıyorsunuz lan. Kafayı kazıtsaydım bu kadar, ne saç kaldıydı geriye, ne deri. İşin doğrusunu söylemek gerekirse ben bu sert tavırlara bayılıyorum, böyle birisi gelip de “Yüz günde terörün kökünü kazıyacağız” dedi mi içimin yağı eriyor. Mesaj net, süre kesin, sonuç açık. Hele “Teröre karşı tavrımız net” demiyorlar mı, başa alıp yeniden izliyorum yeminle. “Evet beyler brüt tavırların dönemi bitti” diyorum içimden, “Bundan sonra artık netiz”. Gerisini onlar düşünsün. Kırk küsur yaşımda herhalde yirmiye yakın İçişleri Bakanı görmüşümdür. Bakın yeminle söylüyorum ben bu ülkede daha yumuşak bir İçişleri Bakanı görmedim. Hepsi de çatık kaşlı, hepsi son derece kararlı. İçlerinden birisi de ‘biz teröre göz yumacağız’, ‘gelişmesine destek olacağız’ falan demedi. Geldikleri gün kazımaya başladılar, ta ki gittikleri güne dek. Bakanlıktaki son günlerinde bile usturayı bir saniye bırakmadılar yere. Vatandaş desen o da on numara. Devletine inancını zerre kaybetmeyen, bir kere olsun soru sormayan inançlı bir kalabalık. “Bu nasıl iştir lan, kırk yıldır kazıya kazıya bitiremediniz” demiyor. Yeni İçişleri Bakanı gelince hemen kulak kesiliyor. Ne zamanki o sihirli sözcük dökülüyor bakanın ağzından vatandaş da rahatlıyor, büyük bir güven duygusuyla arkasına yaslanıp “Terörün kökünü kazıyacakmış, bu seferki” diye sağda solda övünerek anlatıyor. Ya gazeteler, onlar farklı mı vatandaştan, kırk yıldır ne zaman bir terör olayı olsa bütün gazeteler manşetlerinde birlik mesajlarıyla çıkıyor: ‘Türkiye tek yürek’, ‘Vatan bölünmez’. Gazetelerden görüyoruz, iktidarla muhalefet hemen bir araya geliyor, toplantılar yapılıyor, tüm millet merak içinde bekliyor acaba ne çıkacak diye. Hükümet değişiyor, bakan değişiyor, bir tek mesaj değişmiyor, hep ustura çıkıyor sabaha kadar süren uzun toplantılardan: “Yarından tezi yok, kazımaya başlıyoruz terörün kökünü”. Kazıma döneminde tercih edilmeyen iki kavramdan biri sabır, diğeri müsamaha. “Artık müsamaha gösterilmesin” diyor mikrofon uzatılan vatandaş, “Bu sefer hakikaten kazınsın kökü bu meretin”. Devletin yanıtı gecikmiyor: “Artık müsamaha gösterilmeyecek. Sabrımız bitti.” Bir gazeteci soruyor: – “Efendim mesajlarınız net, peki planınız nedir, ne yapacaksınız?” – “Planımız da net. Bu sefer kökünü kazıyacağız. Bugüne kadar sabrettik ama artık kimse bizden müsamaha beklemesin.” Bunların bir de gözü pek destekçileri var ki onlar daha da nettir. Bunlar şehit kanı, Türkün gücü, askerin ocağı falan diye şiir gibi konuşurlar ama asıl ilgi alanları edebiyattan ziyade futbol, araba ve emlak işleridir. Eğer terör eylemleri futbol keyfilerini kaçırırsa çok ama çok daha sert olabilirler. Bunlar siyasilerden daha da pratiktir, öyle yüz gün, altı ay falan istemezler, maksimum süreleri üç gündür. Yani ver bunlara devleti üç günde çözerler terörü, idamdan girer, benzin bidonundan çıkar, gerekirse atom bombasına kadar giderler. Öyle tavizsiz, öyle kararlı kişiler. Şehitlerin bünyelerinde yarattığı stresten futbol ve emlak satışı yoluyla kısa sürede kurtulabildiklerinden her daim güçlüdür bunlar. Masaya yumruğu kor daha sen barış demeden cevabını verirler: “Ne barışı lan, kardeşimi şehit eden kahpeyle barış olur mu?” diye. “Peki abi, nasıl yapalım, sen nasıl uygun görürsün?” dediğinde, büyük ve gizemli gerçeği size sunarlar: “Bunların kökünü kazımak lazım.” Sonra da susarlar. Kolay mı lan, düşünmüş taşınmış, aramış bulmuş. Bir es verecek tabii bu büyük buluştan sonra. Vatandaşın ve devletin bu büyük buluşmasından sonra nihai karar açıklanır. Sabır tükenmiş, müsamaha dönemi bitmiştir. Bunun ilk göstergesi olarak barış diyenler terörizmi övmekten hapse atılır, soru soranlar suçlanır, ayrık otları temizlenir. İçişleri Bakanı beklenen açıklamasını yapar. Bu sefer devlet millet el ele vermiştir. Bu sefer öncekilerden farklıdır. Bu sefer karar verilmiş, kılıçlar çekilmiş, geri dönülmez yola girilmiştir. Tansiyon yükselir, herkes kulak kesilir ve bakan kararlılık içinde açıklar: “Bu sefer kökünü kazıyacağız”. Seferberlik gibidir terör kazıma günleri, hiçbir konuda birleşmeyenler bile bu konuda uzlaşır. Sağcılar, solcular, milliyetçiler, sosyal demokratlar, işçiler köylüler bir araya gelir. Çok satan sözde solcu bir yazar, terör saldırısında öldürülen bir görevli için “Şehidim Sen Ölmedin” diye kahramanlık sözleriyle dolu, herkesi ağlatan bir yazı yazar. Aynı akşam teknesinde rakısını içerken akıllı telefonundan bakar, yazım çok okunmuş mu diye. Çok okunur yazısı. O aşkla hemen yeni bir yazı yazar. Terör sevici, soru sorucu, barış adı altında vatan satıcıları tek tek deşifre eder. Dolar taşar imza günleri. Bir okuru sorar “Falanca Bey, peki bu sorunu nasıl çözeceğiz?” Kaşlar yukarı kalkar, kısa bir düşünme arasından sonra akıllara durgunluk, düşmanlara yorgunluk veren o açıklama gelir: “Masum vatandaşla teröristi ayırıp sonra hiç müsamaha göstermeden terörün kökünün kazınması lazım”. Lan oğlum bu adamlar kırk yıldır daha standart kazıma yapmayı öğrenememiş, kılla tüyü ayırarak nasıl kazıyacak? Hem sizden müsamaha bekleyen mi var, zaten herkes “kazıyın gitsin” demiyor mu? Sen niye adam gibi kazımıyorsun. Kazımayla gelmiyorsa kökünü çekip, lazerle kurutup niye bitiremiyorsun oğlum terörü, dünyadaki diğer ülkeler yapıyor da sen niye onlar gibi yapamıyorsun? Bu arada yeni bakan da “Terörün kökünü kazıyacağız” demiş. Ne diyelim: Herkese hayırlı tıraşlar!